1. Masa sonuç bildirgesi: ‘Hukukun Üstünlüğü ve Adalet’

1. Adalet hak sahibine hakkını vermek, haksızı da terbiye etmektir. Birey de devlet de adil olmalıdır. Adalet kutup yıldızı gibidir yerinde durur her şey onun etrafında döner. Devletin bekası adaletle mümkündür. Devlet adamları da adaletli ve ahlaklı olmalıdır.

2. Adaletten yoksun olunması durumunda her şeyimiz tehlikededir, adaletin olmadığı yerde hiç kimse güvende değildir.

3. Hukuk önünde herkes bir tarağın dişleri gibi eşittir. Müsavatsız adalet, adalet değildir. Kamu hizmetine girmede ve kamunun bu hizmetinden yararlanmada bütün vatandaşlar eşit olmalı, hiçbir kişi ya da zümreye imtiyaz tanınmamalıdır.

4. Bediüzzaman Said Nursî’ye göre adalet-i mahza (tam adalet) esastır, adalet-i izafiye (nisbi adalet) ise istisnadır, adalet-i mahzanın uygulanması mümkünken adalet-i izafiye uygulanamaz. Hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez. Hak haktır büyüğüne küçüğüne bakılmaz.

5. Hukuk devletinde her bireyin lekelenmeme ve adil yargılanma hakkı vardır. Asıl olan masumiyettir, hiç kimseden masum olduğunun ispatı istenemez.

6. Adalet ancak adil, tarafsız ve bağımsız hâkimlerle mümkündür. Hâkimler toplumun hukukunu ve bireylerin onurunu korumak zorundadır. Adaleti yerine getirenler hiçbir ideolojinin icracısı ve tarafı olamaz.

7. Yargının bağımsızlığı için iki husus ehemmiyetlidir. Birincisi; hukuk eğitiminin niteliğinin artırılması, avukatlık, hâkimlik ve savcığa kabulün liyakat esası göz önünde bulundurularak kimsenin şüphe duymadığı objektif bir imtihanla olmalıdır. İkincisi; hâkim ve savcıların özlük hakları yine hâkim ve savcıların seçeceği bir tarafsız ve bağımsız kurul tarafından yerine getirilmelidir.

8. Adalet Kur’an’ın dört ana unsurundan biridir. Adaletin icrası ise ibadettir. “Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene nafile ibadetten hayırlıdır” (Hadis)

9. Hukuk devleti; bireyi örgütlü yapılara karşı güçlendirmek, örgütlü yapıların özellikle devletin ve devlet gücünü kullanan iktidarın temel hak ve özgürlükler üzerindeki yetkisini ve etkisini sınırlamak olarak ortaya çıkmıştır.

10. Toplumu oluşturan bireyler temel hak ve özgürlüklerine sahip çıkma konusunda müteyakkız ve hassas olmalıdır. Zira “Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebit yapar.

3. Masa sonuç bildirgesi: ‘İslami hizmet metodları ve Diyanet’

1. İslâmî hizmet, kısaca “emr-i bilmaruf nehy-i anilmünker”dir. Allah’ın yapılmasını istediği işleri tebliğ, yapılmasını yasakladığı işlerden ise sakındırmaktır. Bu manasıyla İslâmî hizmetleri yapmak şartlara göre her fert, cemaat, kurum ve kuruluşun vazifesi olmalıdır. Bediüzzaman Said Nursî, bu zamanda cihad-ı manevî olarak ifade ettiği iman hizmetini farz-ı ayn olarak de-ğerlendirmiştir.

2. İslâm’a hizmet ferdî ve içtimaî hayatta dinin temel gayesi olan iman, ibadet, ahlâk ve hukukun hâkim kılınmasını temin etmektir. Diyanet ve cemaatler bu gayeyi gerçekleştirerek dine hizmet edebilirler.

3. Hizmetler; doğru İslâmiyet ve İslâmiyet’e lâyık doğruluk, ihlâs, uhuvvet temelinde emniyeti, asayişi bozmayacak tarzda ‘müsbet hareket’ çerçevesinde yapılmalıdır.

4. İslâmî hizmetler, ‘hürriyet-i şer’iye, meşveret-i şer’iye ve meşrutiyet-i meşrua’ yani demokrasi ve cumhuriyet zemininde olmalıdır.

5. İslâmî hizmetleri yapanlar siyasî, ilmî ve içtimaî her türlü istibdadı izale edecek bir üslûp ve tarzda hareket etmelidir.

6. Cemaatler kendi mesleklerinin muhabbetiyle hareket etmeli, başkalarının noksanlığı ve adaveti ile meşgul olmamalı, hakkı inhisar altına almamalı, “Hak yalnız benim mesleğimdir” dememe-lidir.

7. Cemaatler bir siyasî görüşe sahip olsalar da, siyasî cemiyet görüntüsü vermemelidir. Siyasî anlayış ortaya koyabilir, fakat cemaat adına siyaseti icraya kalkışmamalı, idareye karışmak tar-zında bir yapılanmaya gitmemelidirler.

8. Hocalar, vaizler ve hatiplerin üslûbu dinde muvazeneyi koruyacak şekilde ölçülü, kucaklayıcı ve kavl-i leyyin tarzında yumuşak olmalı, ayrıştırıcı ve ötekileştirici olmamalıdır.

9. Hutbeler “vahyin” tebliğ makamı olduğundan siyasî ve dünyevî meselelerden uzak, imana, ibadete, ahlâk ve hukuka ait hususların tebliğ edilmesine hasredilmelidir.

10. Bediüzzaman Said Nursî’ye göre bu zamanda dünyevî işlerde olduğu gibi, din ve iman hizme-tinde de bir şahs-ı manevî teşekkül ettirilerek hareket edilmelidir. Bu da ancak Kur’ân’ın emri olan “meşveret ve şûra” ile gerçekleşir.

11. İslâmî hizmetleri yapan cemaatler ve din adamları, dini ve ilmi bir geçim vasıtası yapmamalı, sırf Allah rızasını esas alarak ihlâs, uhuvvet ve tesanüt içerisinde hareket etmelidirler.

4. Masa sonuç Bildirgesi: ‘Sosyal Ve Kültürel Yapılar Ve Hürriyet’

1. Said Nursi’nin “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” özdeyişiyle vurguladığı üzere; asıl yoksulluk, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve hürriyetsizlikten kaynaklanan yoksulluktur.

2. Sanat ve marifetin gelişmediği, ihtilafın körüklendiği topluluklarda, dolaylı olarak sosyal ve kültürel yapılar zayıf karakterdedir. Toplumların refah, hak ve adalet merkezli bir yapıya kavuşması için“cehalet, zaruret ve ihtilaf” gibi sorunların çözülmesi ve buna bağlı olarak “sanat, marifet (bilgi-bilim),ittifak”ariayet prensiplerinin tatbiki gereklidir.

3. Gönüllülük esasına dayanan sivil toplumun gelişmesi için “ötekileştirme” yerine, bilgi, istişare, diyalog ve ortaklık kültürünü geliştiren katılımcı demokrasiye ihtiyaç vardır. Sınırlamalar ve yasaklamalar sivil toplumun gelişmesinin önündeki engellerden biridir.

4. Bir toplulukta sivil toplum anlayışını geliştirmenin yolu karizmatik lider arayışına girmek değil,katılımcı demokrasiyi geliştirmektir. Sosyal ve kültürel yapılarda hak ve hürriyetler, çoğunluk hâkimiyeti yerine çoğulculuk kültürünün gelişmesiyle mümkündür. Zira çoğunlukçu anlayış “sayıca kuvvetli olan haklıdır” fikrine dayanırken, çoğulculuk “kuvvet haktadır” anlayışını esas alır.

5. Gerçek sivil toplum, yukarıdan aşağı (devletin buyruğu altında) bir yapılanmayla değil aşağıdan yukarıya (fıtri ve bağımsız) gelişmelidir.

6. Devletin farklı dinî – etnik – kültürel cemaatler arasında ayrımcılık uygulaması milli birlik ruhunu zedelemiş, devleti belirli cemaatlerle karşı karşıya getirmiş ve cemaatler arasında çekişme ve husumetlere de yol açmıştır. Oysa siyaset tek tipliliği teşvik etmemeli, “farklılıkların uzlaştırılması”ndan beslenmelidir. Zira birlik kabulle, tek-tipleştirme dayatma ile olur.

7. Cemaatlerkendi bünyeleri içinde fikir hürriyetinden ve amaç birliğinden beslenen meşveret sistemini tatbik etmelidirler.

8. Siyasi İktidar, tüm cemaatlere hukuk çerçevesinde eşit mesafede olmalıdır.Cemaatler, siyasi partiler tarafından siyasi rant malzemesi ve potansiyel oy kaynakları olarak görülmemelidir.

9. Cemaatler din adına siyaset ve iktidar mücadelesi yapmamalı ve siyaseti dine hizmet ettirmek için de yine siyaset dışı bir duruş sergilemelidirler. Cemaatlerin asıl işlerinin siyaset değil, dine ve topluma hizmet olması gerektiği gözden kaçırılmamalıdır.

10. Said Nursi’nin kullandığı “siyasetli cemaatler” ifadesine dikkat edilmelidir. Zira siyasi karakter taşıyan dinî hareketler,“siyaseti dine hizmet ettirelim” fikrinden de hareket etse, sonuçta “dinin siyasete alet edilmesi” noktasına varmaktadır.

11. Meşru ve samimi bir muhalefet bir denge unsurudur. Bir ülkede hak ve hürriyetlerin gelişmesi bir yönüyle muhalefet kültürünün gelişmesine de bağlıdır. Otoriteye muhalefet etme, hukuka muhalefet şeklinde anlaşılmamalıdır.

12. Dinin devletin himayesine ihtiyacı yoktur. Dini hizmetler ilgili sivil yapılara bırakılmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı özerk olmalıdır.

13. Sivil toplum kuruluşları, ortak kader konularında karar sürecine daha aktif biçimde katılmalıdır.

14. Bediüzzaman’ın her üç hayat devresinde de devletten uzak ve sivil kalması bilhassa günümüzde çok kıymetli ve sembolik değer taşıyan bir tutumdur. Bediüzzaman’ı kendisine bağlamayı başaramayan bir “parti devleti”, onun talebelerini de kendisine bağlayamaz.

15. Cemaatler sivil oluşumlardır. Devlete dayanmamalıdırlar. Cemaatleri akredite etme fikri fevkalade tehlikelidir. Cemaatleri kayıt ve kurala tabi cemiyete dönüşmeye zorlamak onları devlete köle etmenin kapısını açar.

16. Siyasileşmiş camiler, vaaz ve hutbeler, toplumsal grupları birbirinden ve dinden soğutmaktadır.

17. Sivil toplum örgütü görünümlü dış kaynaklı bölücü ve yıkıcı faaliyetleri önlemenin yolu yasaklar koymak değil, iç kaynaklı sivil toplum örgütlerini güçlendirmektir.

18. “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” denilmiştir. Sivil toplum kuruluşlarının devletle ilişkilerinde yaşanan ve iki taraftan kaynaklanan hatalardan ders çıkarılmalıdır.

19. Düşmanı sık değişenin dostluğuna güven olmaz. Düşman üretmekten vazgeçilmeli, düşman üretenden uzak durulmalıdır. Hele devlet, iyi-kötü vatandaş ayrımı yaparak toplumsal kesimleri karşısına almamalı, birbirine karşı kışkırtmamalıdır.

20. Bediüzzaman’ın da dediği gibi hukuka riayet etmeyen idareci halife de olsa hayduttur. Bediüzzaman ve talebeleri Haydar Ağa’ya Haydar Ağa, Haydar’a Haydar, Haydo’yaHaydo ve hayduta da haydutdeme cesaretini ve basiretini göstermiştir.

Başkanlık sistemi

Beklediğiniz sayı çıktı. Hem de güncele dair: Başkanlık ve Adem-i Merkeziyet.
Tavsiyemiz şu: Dergiden bol miktarda edinin. Bilhassa yerelde ve Ankara’da bürokratlara, siyasetçilere, televizyonculara, gazetecilere, akademisyenlere, entelektüellere … dağıtın ve okutun.

Bizim de bir yazımız var. Başlığı “Yönetim Modelleri ve Yeni Model Kurmakta Usul Meseleleri”.

Giriş kısmını aşağıda paylaşıyoruz:

«««

1. Bir mü’min için dünya bir ara duraktır. Bu durak tekâmül kanununa tabidir. Dünyayı mamur etmeye ve geliştirmeye çalışmak Ahireti kazanmanın önemli bir şartıdır. Dünyayı mamur etmek, bir üst yapı kurumu olarak “devlet”le ilgilenmeyi de gerektirir. Devletle ilgilenmek ise devletin sistemini ve işleyiş modellerini de bilmeyi, düşünmeyi ve kurgulamayı gerektirir.

Kur’ân’da, Müslümanlar için bir emir olarak, bu gün bilinen devlet modellerinden herhangi birine doğrudan ve açık atıf yoktur. Ancak bazı köşetaşları ve sınır çizgileri vardır. Bunları geliştirmek ve çağın aradığı netlikte şekilli bir modele dönüştürmek İslâm müçtehitlerinin vazifesidir.

2. İslâm müçtehitleri, devlet konusunda da cehdetmiş olmakla birlikte, bilhassa “yeni şey icat etmek” anlamına gelen bid’a kavramının dinî olumsuzluğu sebebiyle, reform niteliği taşıyan yenilik arayışlarından genellikle uzak durmuşlardır. Devlet sistemleri üretmek konusunda ise bu geri duruş adeta zirveye çıkmıştır.

Modern çağlarda devlet büyümüş, sistemleşmiş, yazılı anayasaların da katkısıyla sistemleri adlandırılabilir ve birbirinden ayırt edilebilir hale gelmiştir. İslâm müçtehitlerinin bu dönemi de verimli bir şekilde değerlendirmedikleri açıktır.

3. Kâinattaki tekâmül kanununun ve ihtiyaç ve daha iyiyi taklit gibi sebeplerin de etkisiyle hemen hemen bütün İslâm ülkelerinde ve Türkiye’de, mevcut devlet modelleri az ya da çok sorgulanmakta ve daha iyisi için gayret edilmektedir.

4. İslâm dünyasında devlet sistemleri geliştirmek hususunda çalışmış ve eserler ortaya koymuş müçtehitlerden biri ve belki de en önemlisi Bediüzzaman Said Nursî’dir. Bu hususla ilgili yapılmış onlarca çalışma ve yayın bunu doğrulamaktadır.

Said Nursî’nin hayatı ve eserleri ile ortaya koyduğu içtimaî içtihatların, heyetler ve yayınlar yardımıyla değerlendirilmesi ve geliştirilmesi gerekir. Bu yazı da bu gayretin küçük bir numunesidir.

5. Makalede, başkanlık sistemi tartışmalarına da katkı yapmak üzere, sistem tartışmasında usûl ve öncelikler meselesi üzerinde durulacaktır. Ancak daha önce bu arayışın neticesinde bulunabilecek modellerin olmazsa olmazları ve arayışın ana hedefleri tesbit edilmeye çalışılacaktır.

Diğer ifadeyle ve pratik söyleyişle, hükümet sistemlerinden hangisinin (parlamenter sistem, başkanlık ve yarı başkanlık sistemleri vd.) tercih edileceğinin belirlenmesi için öncelikle devlet sistemlerinden hangisinin tercih edileceği ya da devletin sisteminin asgarî özellikleri belirlenmelidir. Zira başkanlık sistemine ilişkin diğer müzakereler, ancak ve sadece, ideal devlet sistemi hedefine götürecek bir araç olarak hangi hükümet sisteminin daha isabetli olduğu tartışması çerçevesinde bir mana ifade eder.

«««

Yazının gerisini artık Köprü’den okur ve okutursunuz.

Bir arada yaşama

Toplumsal Hareketler ve Bir Arada Yaşama
Editör
editor@koprudergisi.com
Farklı inanç, kültür ve etnik yapıları içinde barındıran toplumların birarada yaşama formülünü hangi ilkeler üzerine kuracağı modern dönemlerin genel problemlerinden birisidir. Küreselleşme olgusuyla birlikte küçük bir köy haline gelen dünyamız gittikçe hızlanan sosyal, siyasi ve ekonomik değişimlere cevap vermekte zorlanmaktadır. Bilhassa kültür, gelenek ve inançların sınırları aşmasıyla hızla değişen, başkalaşan çok kültürlü, farklı inanç ve etnik yapılı toplumlar kendilerini huzura ve barışa sevkedecek birarada yaşama formüllerini hayata geçirme yollarını aramakta; insanî değerlere yaslanmayan ve küresel barışa işaret etmeyen sosyo-politik değerlendirmeler ve önermeler ise kabul görmemektedir. Son yıllarda da İslam âleminde meydana gelen gelişmeler, farklılıkları birarada barış içinde tutabilecek çoğulcu, kucaklayıcı arayışları hızlandırmıştır. İslam dünyasında meydana gelen kanlı facialar, iç savaşlarla neticelenen elim hadiseler; barış, kardeşlik ve hoşgörü medeniyetlerinin mümessili olan bu toprakların özlenilen huzur iklimlerine nasıl kavuşturulabileceğine dair soruları çoğaltmıştır.

“Birarada yaşama” olgusu; farklı inanç, kültür, gelenek, ırk ve zihin haritalarına sahip fertlerden oluşan toplumların barış ve huzur içinde yaşamasını sağlayan Kur’ânî bir yaklaşımdır. Farklılıkların bir üstünlük vesilesi olarak görülmesini kesin bir dille reddeden Kur’ânî yaklaşım hürmet, paylaşma, dayanışma, hamiyet ve takva gibi imanî ve ahlâkî ilkeleri ön plana çıkararak toplumsal yapıyı ve barışı güçlendirir. İslam ahlak ve akaidini hayata geçirmekte zorlanan ve son bir kaç yüzyıldır çeşitli problemlerle iç içe yaşayan İslam toplumlarının bu Kur’ânî yapıyı tekrar nasıl inşa edecekleri cevaplanması gereken bir sorudur.

Ülkemiz açısından düşünüldüğünde bir türlü çözülemeyen etnik temelli problemler, mezhepsel alanlara kayan tartışmalar ve son gezi olaylarıyla kendini gösteren ötekileştirici, dışlayıcı ve kutuplaştırıcı halllerin doğurduğu genel huzursuzluk hali birarada yaşama noktasında İslamî ve tarihî tecrübenin hatırlanmasını zaruri kılmaktadır. Osmanlı gibi farklılıkları bir arada yaşatan koca bir imparatorlukta kendini gösteren tarihî kodların nasıl hayata geçirilebileceği, Medine Vesikası gibi Asrı Saadet tecrübelerini bize aktaracak kaynakların nasıl ortaya konulacağı tartışılması gereken hususlardandır.

“Birarada yaşama” olgusu beraberinde ötekileştirme gibi kavramları da tartışmaya açmakta, bu hususta modern toplumların karşılaştığı bir çok meseleyi de gündeme getirmektedir. İnsan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi, çoğulculuk, çok kültürlülük, farklılıklara tahammül gibi hususları insanın lehine dönüştürmede zorlanan modern toplumlar, hak ve adalet merkezli bir yapıya kavuşmanın yollarını aramaktadır. Bu noktada bir arada yaşama ilkelerini topluma hakim olan otoriter unsurlar yerine kul hakkından başlayarak temel hak ve hürriyetleri önceleyen, farklılıkları birer zenginlik unsuru olarak kabul eden İslamî tecrübeyi günümüze aktaran Said Nursî’nin fikirleri önem kazanmaktadır.

Toplumsal huzuru ve barışı tehdit eden, yer yer anarşizme varan toplumsal hareketler ve sivil vesayet, otoriterizm gibi kavramlar etrafında düğümlenen tartışmalar ve müstebit uygulamalar karşısında nasıl bir tavır takınılacağına ilişkin Risale-i Nur’un müsbet hareket prensibi yol gösterici bir hareket olarak anlaşılmayı beklemektedir. Fertten başlayarak topluma yayılan, her alanda nesilleri tehdit eden menfî fikir ve hareketlere karşı bir zırh niteliğinde olan, yapıcı hareket etmekten başka çok farklı alanlara ve davranış biçimlerine işaret eden müsbet hareket prensibinin temel kodlarının çözülmesi önem arz etmektedir. Ferdî, sosyal ve siyasî alanlarda iman hizmetini yaygınlaştırma, küfrün önünü kesme, şerri defetme, asayişi muhafaza, anarşi ve başıboşluğu önleme, yıkıcı/tahrip edici hareketlere aynıyla karşılık vermeme, adil olma, optimist (pozitif) davranma, sabrı ve şükrü elden bırakmama, ifrat ve tefritten kaçınma, kâinatı mana-i harfî ile okuyabilme, uhuvveti ön plana çıkarma, ihlas ve sadakatı temel prensip edinme, hürmet- merhamet-şefkat- ittifak gibi unsurları elden bırakmama gibi insanın ve toplumun selametini sağlayacak yapıcı unsurları hedefleyen müsbet hareket prensibinin anlaşılması huzuru arayan günümüz insanı ve toplumları açısından önemlidir.

Bu hususlardan hareketle, Risale-i Nur Enstitüsü bahsi geçen sorulara cevap bulmak ve huzur içinde birlikte yaşama arayışlarına katkıda bulunmak amacıyla her yıl yapılmakta olan Risale-i Nur Kongresi’nin dokuzuncusunu 5-6 Nisan 2014 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirdi. Kongre’nin konusu olarak belirlenen “Said Nursî’ye göre toplumsal hareketler ve birarada yaşama” başlığı altında beş masa çalışması düzenlendi. Bu sayımızdamasa çalışmalarının sonuçlarıyla birlikte kongrede sunulan tebliğleri bulabilirsiniz.

Said Nursî’nin barış, hürmet, muhabbet, hürriyet-i şeriye, hak, adalet, kardeşlik ve müsbet hareket gibi kavramlar çerçevesinde Kur’ânî bir bakış açısıyla geliştirdiği birarada yaşama prensiplerinin ortaya konulması 9. Risale-i Nur Kongresi’nin temel amaçlarından biriydi. Bu küçük çabanın, insanlığı da tehdit eden kanlı iç savaşlara, temel hak ve hürriyetleri kısıtlayıcı birçok tavrı beraberinde getiren ötekileştirici, dışlayıcı, otoriter anlayışlara karşı bir set olabileceğini ümit etmekteyiz.

Sizleri dergimizle baş başa bırakırken gelecek sayımızda da aynı konu etrafında buluşmayı temenni ediyoruz.

Cemaatler ve siyaset – ticaret

“Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun “Tarikat ve dinî cemaatleşme günümüzde Müslümanların dindarlığını güzelleştirme çabasından ekonomik çıkar ilişkisine, siyaset projesine, sosyal örgütlenme modeline dönüştü” kanaatini aktarmıştık.
Bazı cemaatler açısından aynı neticeye biz de ulaşmış ve şöyle demiştik:

“Cemaatlerin ticaret, siyaset ve hele devlet idaresi gibi dünyevî işlerle doğrudan bir alâkaları olamaz.

“Cemaat mensupları, birey olarak kendi şahısları adına ticaret yapabilirler veya siyasetle meşgul olabilirler. Bu meşguliyetlerini, cemaat tarafından yapılan manevî hizmetlere katkı ve destek vermek gibi bir amaca da yönlendirebilirler.

“Ancak burada ince ve hassas bir çizgi var. O da, söz konusu ticarî veya siyasî meşguliyetlerin, cemaatlerin şahs-ı manevîsi ile irtibatlandırılmadan yürütülmesi gereği. Bu dengeye dikkat edilmezse, cemaatlerin ticarîleşme ve siyasîleşme yoluyla dünyevîleşip yozlaşarak aslî hizmet ve iştigal alanlarından uzaklaşmaları riski ortaya çıkar.

“Buna ilâveten, manevî hizmetlerin ticarî veya siyasî amaçlar için istismar edilmek istendiği gibi suçlamalara malzeme verilmiş olunur.

“Bu ise söz konusu hizmetlerin ruhunu oluşturan ihlâsa zarar verdiği gibi, muhataplar nezdinde korunması icap eden inandırıcılığa da gölge düşürür.

“Yola koyulurken mevcut olan halisâne duygular ve hizmet mülâhazaları, zaman içinde, kuralları başka odaklarca belirlenen ticaret ve siyasetin kaygan zeminlerinde, giderek hızlanan bir süreç içinde aşınmaya ve helâl-haram hassasiyetleri törpülenmeye başlar.

“Cemaatler cemaat olmaktan çıkıp müflis holdinglere veya itibarsız siyasî organizasyonlara dönüşerek tükenirler.”

(Cemaatler ve Toplum-Siyaset-Devlet kitabımız, s. 50-1)

Son gelişmelerin gündeme taşıdığı yeni ve çarpıcı örneklerle yine tasdik ve teyid edilen bu tesbitlerin ortaya koyduğu hazin tabloyu değiştirmenin yolu cemaat ve tarikatları devlet kontrolüne almak değil, kendi iç dinamikleriyle aslî hizmetlerine dönmelerini teşvik ve temin etmek.

Üstad meşrutiyet, cumhuriyet ve demokrasiyi “adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvet” kriterleriyle tanımlar. Adaletsiz demokrasi olmaz.”
Yeni Asya Gazatesi Kazım Güleöyüz

Din ve Siyaset

1- Din, toplumun siyasetler üstü ortak değeridir, belli bir siyasi görüşün tekeline alınamayacağı gibi siyaset de dinsizliğe alet edilemez. Bediüzzaman, siyasetin dini hak ve hürriyetlerin önünü açacak bir anlayışla yürütülmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

2- Devletin dinle ilişkisi, bütün inanç grupları için din ve vicdan hürriyetini sağlayıcı bir laiklik anlayışı üzerine bina edilmelidir.

3- Devlet dine hiçbir şekilde müdahale etmemelidir, din adına devleti yönetme talebi olmamalıdır.

4- Laik- anti laik çatışmalarının çözümü, Bediüzzaman’ın “hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet” tarifiyle ortaya koyduğu prensiptedir.

5- Kendisini dindar bir cumhuriyetçi olarak tanımlayan Bediüzzaman, belli bir devlet modeli önermemiş, insanlığın gelişim süreci içersinde ortaya koyduğu değerlerle örtüşen, AB kriterlerinde ifadesini bulan hukukun üstünlüğü, adalet, hak ve hürriyetler, hizmetkar devlet gibi temel ilkeleri vurgulamıştır.

6- Cumhuriyeti adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvet olarak tanımlayan Bediüzzaman’a göre, demokratik cumhuriyet dinin prensipleriyle çelişmez; din demokratik devlet için bir tehdit oluşturmaz.

7- İnsanların manevi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya çıkan cemaatler, asli hizmet ve meşguliyet alanlarının dışına çekilerek siyasi ve ideolojik tartışmalara konu edilmemelidir.

8- Bediüzzaman’a göre din kainatın üzerinde, görünen ve görünmeyen bütün alemleri ve bütün zamanları kuşatıcı bir hakikat olarak yeryüzündeki geçici siyasi ve ideolojik cereyanlara tabi kılınıp alet edilmez.

9- İnsanın bu dünyadaki asli vazifesini iman ve ubudiyet olarak niteleyen Bediüzzaman, siyasetin dikkatleri bu hedeften uzaklaştırıp insanları yozlaştırma tehlikesine dikkat çekmektedir.

10- Din ve siyaset ilişkilerindeki gerilimlerin aşılıp sağlıklı ve doğru sonuçlara ulaşılabilmesi için aydınların toplumun tarihi ve kültürel değerlerini ve tecrübelerini dikkate alan bir yaklaşımla kendi gerçeklerimiz ışığında çözümler üretmelerine ihtiyaç vardır.
“V. Risale-i Nur Kongresinden Alınmıştır”

Eğitim Kültür ve Sanat

1. Eğitim müfredatları, kişinin akıl dünyasını geliştirmenin yanında, duygu, düşünce ve kalp dünyasını da geliştirebilmelidir.

2. Allah’ın isimlerinin (Esma’ül Hüsna) her kişide farklı şekillerde tecelli ettiği gerçeğini dikkate alarak, sanat/güzellik/estetik gibi temaları, eğitim uygulamalarında daha çok kullanmaya ve geliştirmeye ihtiyaç vardır.

3. Eğitimde, bireyin kişisel özelliklerinin farklı olduğunu dikkate alan modeller uygulanmalı, söz konusu bu modellerin düşünce dünyamızı geliştireceği gözden kaçırılmamalıdır.

4. Eğitim, kişinin bilgiye ulaşmasını kolaylaştıracak iletişim kanallarını açık tutacak şekilde yapılandırılmalı ve her kademede ispata dayalı eğitim metotları uygulanmalıdır.

5. Geliştirilen eğitim modellerinin güzel ve etkileyici ifadeyi teşvik etmesi sağlanmalıdır.

6. Eğitimde, insanın iç dünyasının zenginleşmesi için, dış dünyayı gözlemleme, idrak etme ve hayata olumlu bakma yeteneğinin geliştirilmesi gerekmektedir.

7. Eğitim modelleri; kişileri okul öncesi dönemden itibaren, merak duygusunu geliştirerek okuma, araştırma ve incelemeye yöneltmelidir.

8. Eğitimde, örgün öğretimin yaygınlaştırılmasının yanında, yaygın eğitim ve uzaktan öğretim modellerinin geniş halk kitlelerine ulaştırılması gerekmektedir.

9. Eğitimde etkileme yerine, kültürel ve sosyal etkileşimi sağlayacak yeni modellerin uygulanmasına ihtiyaç vardır.

10. Özgür bireylerin yetiştirilmesinin, eğitimin demokratikleştirilmesi ve çeşitlendirilip zenginleştirilmesi ile sağlanacağı bilinmelidir.
“V. Ulusal Risale-i Nur Kongresinden alınmıştır”

Kadın Ve Aile

V. Masa: Kadın ve Aile

Deklarasyon

1- Dünyanın birçok ülkesinde komünizm, sosyalizm, kapitalizm ve hedonizmin çarkları arasında kalan aile, gittikçe yozlaşmakta, aile kavramı yerini başka kavramlara bırakmaktadır. Dinî değerlerin kıymetini kaybettiği, inançların etkisini bir hayli yitirdiği, ahlakın hedonist ahlaka dönüştüğü toplumlarda böyle bir sonuçla karşılaşılması hiç de sürpriz sayılmamalıdır.

2- Ülkemizde ve dünyada boşanma oranlarının son on yılda hızlı bir şekilde artması, aile kurumunun gittikçe bozulmaya uğradığını göstermektedir. Boşanmaya sebep olan unsurlar ele alınınca aile kurumunun temellerinin ve amacının tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir.

3- Batılı bazı bilim adamları, devlet adamları bu çözülmeye çareler bulmaya çalışırken, Batıyı taklit etmekte bir yarış içinde olan bizim gibi ülkelerde de, ailede yozlaşmanın gittikçe arttığı bir realitedir. Hâlâ romantik aşkın evliliklerin ve mutlulukların tek sebebi olarak gösterildiği filimler, televizyon dizileri hem Batıdan ithal edilmekte, hem de bizdeki kanalların birçoğu benzer şeyleri insanlara sunmaktadır.

4- Postmodern çağın kadın kimliği tüketim kültürünün her seferinde daha ağır dozlarla pompaladığı genç kalmak, sağlıklı olmak, iyi görünmek temalarıyla şekillenmektedir. Bu tür duyguların uzun süre yaşanması da, kadınlarda kaygı bozuklukları ve depresyon gibi tabloların artışını netice vermektedir. Tüketim toplumu ve kadının çalışma hayatının içinde yoğun olarak bulunması, anne ve eş rolünün ikinci plana düşmesine sebep olmuştur.

5- Aile ile ilgili bütün bu sorunların çözümü ise, sadece eğitim sisteminde değildir; bu sorun ancak genelde aile kurumunun, özelde de anne-çocuk ilişkisinin yeniden diriltilmesinde yatmaktadır. Bu ilişkinin sağlıklı zeminlere çekilmesi İslami terbiyenin esas alınmasına bağlıdır.

6- Çağımızın sorunlarını geçen asrın başlarından itibaren itinayla okuyan Bediüzzaman Said Nursi ailenin gittikçe artan yozlaştırılmasına karşın İslam dininin inanç ve ahlak ilkeleri doğrultusunda çözüm önerileri sunmuştur. Nursi’nin ortaya koyduğu aile modelinin temelinde, tahkiki iman, Allah için sevmek, özellikle de ahirete iman bulunmaktadır. Allah rızasının esas alındığı bu modelde evlilikler menfaat, güzellik ve soy sop üzerine kurulmaz. Ahlak güzelliğini de içine alan dini terbiye üzerine kurulur.

O’na göre evlilik insanın kalbine mukabil bir kalp bulmasının, sevgi, lezzet, gam ve kederlerinin yanında hayret ve tefekkür paylaşımının da yapıldığı en doğru adrestir. Esasen bunlar bir ailenin mutlu olması için de gerekli olan alt yapıyı oluşturur.

7- Bediüzzaman’ın tespitlerine göre, aile kurmada İslamiyet’in sunduğu esaslar, ebedi bir hayat arkadaşı olmak, dünya hayatında mutluluğu kazanmak ve günahlardan korunmak gibi hususlardır. Allah için olan bu sevgi, hataları birlikte düzeltmeyi, affedici olmayı, sorun odaklı değil, çözüm odaklı olmayı gerektirir. Ahiret arkadaşlığını hedefleyen eşlerin yaşın ilerlemesiyle, fiziksel özelliklerinin kaybolması nefret ve ayrılığı değil, ebedi arkadaşlık inancıyla güzel muameleyi doğurur.

Ona göre ailede tesettür de, eşler arasında samimi sevgi, güven, sadakat ve gerçek şefkatin teminatıdır.

8- Said Nursi’nin önerdiği bu modelde, eşler birbirini Allah için sevdiği gibi, çocuklarını da Allah için severler, çocuklarıyla masumane sohbet etmeyi, bütün eğlence vasıtalarına tercih ederler. Bediüzzaman’a göre kadınlar fedakâr ve kahramanane olan şefkatlerini suiistimal etmemeli, çocuklarının ebedi hayatlarını kurtarmak için ciddi çaba göstermelidir.

9- Kâinat kitabını yaratıcı hesabına okuyan anne babalar çocuklarını da birer kitap gibi okuyarak yaratılış gayelerini keşfetmelidirler. Böylece çocuklarına da İslam’ın öngördüğü şekilde iyi birer model olabilirler. Bu modelin yaygınlaşması, çocukların fıtratlarına uygun eserlerin çocuksu duyarlılıkla hazırlanması ve çocukça tabiratın kullanılmasıyla mümkündür.

Bu çerçevede Risale-i Nur Enstitüsü’nün bir alt kuruluşu olarak ya da bağımsız bir ÇOCUK ENSTİTÜSÜ kurulması, çocukları önemseyen Said Nursi’nin misyonuyla paralellik arzetmektedir.

10- İman, sevgi, şefkat ve ahlak üzerine kurulmuş olan ailelerde sıkıntılar asgariye iner. Bugün insanlık Nursi’nin Kur’an ve sünnet referanslarıyla ortaya koyduğu bu iman, ahlak, sevgi ve şefkat temelli aile modeline ihtiyaç duyulmaktadır. Bu model üzerinde ciddi çalışmalar yapılması ve insanlığa bir reçete olarak sunulması, İslami olduğu kadar insani bir borçtur.

Gençlik

VIII. Masa: Gençlik

Deklarasyon

1. Gençlik; kimlik oluşturma ve varlık sorgulamasının yaşandığı, akıldan ziyade hislerin hakim olduğu fırtınalı bir dönemdir. Bu dönemde, genç ve ebeveynin bilgi donanımına ihtiyaç vardır.

2. Günümüz gençliğinin önünde duran en büyük tehlike, amaçsızlık / anlamsızlık ve bunun doğurduğu / beslediği sefahat halleridir. Bu sorunlar, ancak doğru bir varlık algısıyla aşılabilir.

3. Bediüzzaman Said Nursi, gençleri, iman ve marifetullah gibi, iki dünyada mesut edecek yüksek bir hedef göstererek, amaçsızlık ve anlamsızlık anaforundan kurtarmayı amaçlamıştır.

4. Gençlere sahip oldukları vücudun ve gençliğin kendilerine ait olmayıp, Yaratıcının bir emaneti ve nimeti olduğunu hatırlatıp, bu emaneti Mülk Sahibinin istediği doğrultuda kullanmaları gerektiğini izah etmiştir. Bu, aynı zamanda onlara, “sorumlu bir özgürlük” alanını da açmaktadır.

5. Bediüzzaman, gençlerde akıldan ziyade hislerin ön planda olduğunu dikkate alarak, akıbeti görmeyen kör hissiyatlarını, o hislerle yapmak istediklerinin bu dünyadaki sonuçlarını göstererek, mağlup etmeye çalışmıştır.

6. Risale-i Nur, bu dünyada dahi, iman ve hidayette manevi cennet lezzetlerinin, küfür ve dalalette ise manevi cehennem azabının olduğunu göstermek metodunu benimsemiştir.

7. Bediüzzaman duyguları (sevgi, aşk, düşmanlık vs.) da görmezden gelmemiş, bunların Allah namına olması gerektiğine dikkat çekerek, müspete kanalize edilmesini sağlamıştır. Nitekim, hislerin bir kısmının tatmin edilmesini (evlilik gibi); bir kısmının yönünün değiştirilmesini, (inat, hırs gibi) bir kısmının da dünyadaki vahim neticelerinin gösterilerek mağlup edilmesini (kör hissiyat gibi) amaçlamıştır.

8. Bediüzzaman, anne ve babaların, çocuklarını, üzerlerinde her türlü tasarruf ve tahakküm hakkına sahip birer mülk olarak değil, kendilerine emanet edilmiş birer sevimli varlık olarak görmeleri ve çocuklarına karşı şefkat hislerini doğru ve yerinde kullanmaları gerektiğini söyleyerek “gençlik hakları”na da dikkat çekmiştir.

9. Gençler hürmetle mükellef iken, anne baba da şefkat ile mükelleftir. ‘O büyüktür yapar’ anlayışına dinimizde yer yoktur.

10. Gençlere, rol model olan Hz. Peygamberin yaptığı gibi, sorumluluk vermek, güvenmek, sevmek, her şeyi onlarla konuşmak; yanlış tavrı ve tutumu için dışlamamak ve onlara dua etmek gerekir. Çünkü beddua etmek, dışlamak, yadırgamak, yalnızlığa terk etmek; onun şeytanının işini kolaylaştıracaktır.