Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur

Aziz kardeşlerim, Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. ……………… Asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. (Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenemez. (En’am Suresi: 164.))düsturu ile-ki “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz”-işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhaf…

Yazının devamı Yaz 2014 sayısında..

Bediüzzaman Said Nursi

Toplumsal Hareketler ve Bir Arada Yaşama

Farklı inanç, kültür ve etnik yapıları içinde barındıran toplumların birarada yaşama formülünü hangi ilkeler üzerine kuracağı modern dönemlerin genel problemlerinden birisidir. Küreselleşme olgusuyla birlikte küçük bir köy haline gelen dünyamız gittikçe hızlanan sosyal, siyasi ve ekonomik değişimlere cevap vermekte zorlanmaktadır. Bilhassa kültür, gelenek ve inançların sınırları aşmasıyla hızla değişen, başkalaşan çok kültürlü, farklı inanç ve etnik yapılı toplumlar kendilerini huzura ve barışa sevkedecek birarada yaşama formüllerini hayata geçirme yollarını aramakta; insanî değerlere yaslanmayan ve küresel barışa işaret etmeyen sosyo-politik değerlendirmeler ve önermeler ise kabul görmemektedir. Son yıllarda da İslam âleminde meydana gelen gelişmeler, farklılıkları birarada barış içinde tutabilecek çoğulcu, kucaklayıcı arayışları hızlandırmıştır. İslam dünyasında meydana gelen kanlı facialar, iç savaşlarla neticelenen elim hadiseler; barış, kardeşlik ve hoşgörü medeniyetlerinin mümessili olan bu toprakların özlenilen huzur iklimlerine nasıl kavuşturulabileceğine dair soruları çoğaltmıştır.

“Birarada yaşama” olgusu; farklı inanç, kültür, gelenek, ırk ve zihin haritalarına sahip fertlerden oluşan toplumların barış ve huzur içinde yaşamasını sağlayan Kur’ânî bir yaklaşımdır. Farklılıkların bir üstünlük vesilesi olarak görülmesini kesin bir dille reddeden Kur’ânî yaklaşım hürmet, paylaşma, dayanışma, hamiyet ve takva gibi imanî ve ahlâkî ilkeleri ön plana çıkararak toplumsal yapıyı ve barışı güçlendirir. İslam ahlak ve akaidini hayata geçirmekte zorlanan ve son bir kaç yüzyıldır çeşitli problemlerle iç içe yaşayan İslam toplumlarının bu Kur’ânî yapıyı tekrar nasıl inşa edecekleri cevaplanması gereken bir sorudur.

Ülkemiz açısından düşünüldüğünde bir türlü çözülemeyen etnik temelli problemler, mezhepsel alanlara kayan tartışmalar ve son gezi olaylarıyla kendini gösteren ötekileştirici, dışlayıcı ve kutuplaştırıcı halllerin doğurduğu genel huzursuzluk hali birarada yaşama noktasında İslamî ve tarihî tecrübenin hatırlanmasını zaruri kılmaktadır. Osmanlı gibi farklılıkları bir arada yaşatan koca bir imparatorlukta kendini gösteren tarihî kodların nasıl hayata geçirilebileceği, Medine Vesikası gibi Asrı Saadet tecrübelerini bize aktaracak kaynakların nasıl ortaya konulacağı tartışılması gereken hususlardandır.

“Birarada yaşama” olgusu beraberinde ötekileştirme gibi kavramları da tartışmaya açmakta, bu hususta modern toplumların karşılaştığı bir çok meseleyi de gündeme getirmektedir. İnsan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi, çoğulculuk, çok kültürlülük, farklılıklara tahammül gibi hususları insanın lehine dönüştürmede zorlanan modern toplumlar, hak ve adalet merkezli bir yapıya kavuşmanın yollarını aramaktadır. Bu noktada bir arada yaşama ilkelerini topluma hakim olan otoriter unsurlar yerine kul hakkından başlayarak temel hak ve hürriyetleri önceleyen, farklılıkları birer zenginlik unsuru olarak kabul eden İslamî tecrübeyi günümüze aktaran Said Nursî’nin fikirleri önem kazanmaktadır.

Toplumsal huzuru ve barışı tehdit eden, yer yer anarşizme varan toplumsal hareketler ve sivil vesayet, otoriterizm gibi kavramlar etrafında düğümlenen tartışmalar ve müstebit uygulamalar karşısında nasıl bir tavır takınılacağına ilişkin Risale-i Nur’un müsbet hareket prensibi yol gösterici bir hareket olarak anlaşılmayı beklemektedir. Fertten başlayarak topluma yayılan, her alanda nesilleri tehdit eden menfî fikir ve hareketlere karşı bir zırh niteliğinde olan, yapıcı hareket etmekten başka çok farklı alanlara ve davranış biçimlerine işaret eden müsbet hareket prensibinin temel kodlarının çözülmesi önem arz etmektedir. Ferdî, sosyal ve siyasî alanlarda iman hizmetini yaygınlaştırma, küfrün önünü kesme, şerri defetme, asayişi muhafaza, anarşi ve başıboşluğu önleme, yıkıcı/tahrip edici hareketlere aynıyla karşılık vermeme, adil olma, optimist (pozitif) davranma, sabrı ve şükrü elden bırakmama, ifrat ve tefritten kaçınma, kâinatı mana-i harfî ile okuyabilme, uhuvveti ön plana çıkarma, ihlas ve sadakatı temel prensip edinme, hürmet- merhamet-şefkat- ittifak gibi unsurları elden bırakmama gibi insanın ve toplumun selametini sağlayacak yapıcı unsurları hedefleyen müsbet hareket prensibinin anlaşılması huzuru arayan günümüz insanı ve toplumları açısından önemlidir.

Bu hususlardan hareketle, Risale-i Nur Enstitüsü bahsi geçen sorulara cevap bulmak ve huzur içinde birlikte yaşama arayışlarına katkıda bulunmak amacıyla her yıl yapılmakta olan Risale-i Nur Kongresi’nin dokuzuncusunu 5-6 Nisan 2014 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirdi. Kongre’nin konusu olarak belirlenen “Said Nursî’ye göre toplumsal hareketler ve birarada yaşama” başlığı altında beş masa çalışması düzenlendi. Bu sayımızdamasa çalışmalarının sonuçlarıyla birlikte kongrede sunulan tebliğleri bulabilirsiniz.

Said Nursî’nin barış, hürmet, muhabbet, hürriyet-i şeriye, hak, adalet, kardeşlik ve müsbet hareket gibi kavramlar çerçevesinde Kur’ânî bir bakış açısıyla geliştirdiği birarada yaşama prensiplerinin ortaya konulması 9. Risale-i Nur Kongresi’nin temel amaçlarından biriydi. Bu küçük çabanın, insanlığı da tehdit eden kanlı iç savaşlara, temel hak ve hürriyetleri kısıtlayıcı birçok tavrı beraberinde getiren ötekileştirici, dışlayıcı, otoriter anlayışlara karşı bir set olabileceğini ümit etmekteyiz.KÖPRÜ EDİTÖRÜ

Societal Movements and Living Together

Determining the principles on which societies of different religions, cultures and ethnic structures will base the formula of living together is one of the general problems of the modern times. Our world which is becoming like a small village with globalization is forced to address the increasing social, political, and economic changes. Especially the changing and transforming societies with different religions, cultures and ethnic structures are in search of formulas that would provide living together. The socio-political evaluations and propositions that do not rely upon human values and do not lead to the global peace do not gain approval. The recent developments taking place in the Muslim world have speeded the pluralistic searches that would hold the differences together in peace. The bloody and catastrophic events ending with civil wars have multiplied questions on how these lands, which had once represented the civilization of peace, brotherhood, and tolerance could attain the desired climate of happiness.

The phenomenon of ‘living together’ is a Quranic approach that enables the societies consisting of individuals with different beliefs, cultures, traditions, races and mental maps to live in peace and tranquility. This Quranic approach that categorically rejects the differences as the means of superiority strengthens the social structure and peace by highlighting the principles of belief and morality such as respect, sharing, solidarity, zealousness, and piety. The question of how to revitalize and rebuild this Quranic structure by the Muslim societies which have difficulties in realizing the morality and bases of Islam and which have been experiencing various problems need to be answered.

When we think in relation to Turkey, the general discontent born by unsolved ethnic based problems, discussions moving to area of religious sects, and the isolating, factionalizing, exclusivist and polarizing situations caused by the Gezi events necessitate the remembrance of the historical and Islamic experience in terms of living together. How can we introduce into our life the historical codes manifesting themselves in a huge empire like the Ottomans which kept differences living together, and how can we put forward the resources that would transfer the experiences of the Era of Bliss like the Document of Medina are some of the issues that must be discussed.

The phenomenon of ‘living together’ also opens to discussion the concepts like factionalizing and bring forward many similar problems encountered in contemporary societies. Modern societies which have difficulty in operating many issues such as human rights, freedom of religion and conscience, democracy, plurality, multi-culturalism, tolerance to differences in favor of human beings are searching for having a structure based on rights and justice. At this point the opinions of Said Nursi who carried to our time the Islamic heritage and experience which prioritizes the basic human rights and freedoms instead of authoritative elements prevailing the society; which accepts the differences as elements of richness become important.

How should we behave in relation to despotic practices and discussions going on around certain concepts like social movements, civil guardianship and authoritarianism which threaten the social peace and tranquility and which sometimes extend to anarchism? The positive action principle in Risale-I Nur waits to be understood by people as a guiding movement in such a situation. Understanding the underlying basic codes of this positive action which point out to many different areas and behavioral patterns beyond acting constructively and which act as an armor against negative opinions and movements which begin with individuals and spread to society and threaten generations everywhere gains importance. The principle of positive action aims at constructive elements such as disseminating the service of belief in individual, social and political arenas, preventing disbelief, defeating vice, providing public order, preventing anarchy and chaos, not to retaliate to destructive actions in a similar way, being just, behaving optimistically, keep being patient and grateful, shunning from extremism, being able to read the associative meaning of the universe, giving priority to brotherhood, taking sincerity and loyalty as the basic principle, sticking to values like respect-compassion-mercy-alliance, all of which maintain the salvation of man and society. Therefore Understanding the principle of positive action is very important for the people and societies of our age who have been looking for happiness.

Therefore, the Institute of Risale-I Nur organized the ninth Congress of Risale-I Nur in İstanbul between the dates of 5-6 April 2014 in order to make contribution to the searches for living together and answer the above mentioned questions. The subject matter of the Congress was decided to be “Societal Movements and Living Together according to Said Nursi” and the subject was studied at five different tables. In this issue you will find the papers presented at the congress and the proceedings of the tables.

Putting forward the principles of living together developed with a Quranic viewpoint within the framework by said Nursi with the concepts of peace, respect, love, freedom as described by Sharia, rights, justice, brotherhood and positive action was the main goal of the congress. We hope that this humble attempt will be a preventive barrier to the factionalizing, exclusivist and authoritative considerations that bring about many attitudes which limits basic rights and freedoms and against bloody civil wars that threaten humanity. KÖPRÜ DERGİ EDİTÖRÜ

Müsbet Hareket

“Risale-i Nur’un mesleği, nezihine, nazikâne, kavli leyindir.”
Davamızı en güzel şekilde ve en yumuşak ifadelerle anlattığımız halde, sözlerimiz tesirini göstermezse, yeise düşmememiz gerekiyor. Zira ekilen tohumun mahsul vermesi için tarlanın elverişli, iklimin de müsait olması lâzım. Zemheri ayında gül yetiştiremez, kum ve çakıldan meyve alamazsınız. Burada muhatabınızın iç âlemi önem kazanıyor. Bir diğer temel cümle:
“Bizler asayişi muhafazayı netice veren müspet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”
Küresel taşeron, maşa FETÖ çetesi, kırk yılı aşkın bir zamandır bu ülkenin maddî ve özellikle manevî değerlerini istismar ettiler, yakalananlar itiraf etmeye başladılar, bu milletin değerlerini kendilerine maske yaparak neler yaptıklarını, devlet kadrolarını nasıl ele geçirdiklerini, soruları nasıl çaldıklarını, milletin saf temiz dini duygularını, Kur’anı, sünneti, Risale-i Nur’ları ustaca, sinsice kullanan, bu yolla büyük bir güç ve varlığa kavuşan ihanet çetesi FETÖ, bu ülkenin varlıklarına bütünüyle sahip olmak için 15 Temmuz 2016’da çok alçak bir darbe teşebbüsünde bulunmuştur. Şişen irin patlamıştır. Pisliği her tarafa yayılmıştır. Dahilde silah kullanılmıştır. Bizim inancımız dahilde silah kullanılmaz diyordu… Günümüzde mazlumların, mağdurların, ezilenlerin son sığınağı, son kalesi Türkiye’dir. Bu hainler son kaleyi yıkmak istediler. Kırk yıl takiye yapan, bu bukalemun yapılı, robotlaşmış insanların tavanının 15 Temmuz 2016 gecesi, haşhaşı çizgide, bir ölüm makinesine, zombiye dönüştüklerini gördük. Her gün ortaya çıkan haberlerle bunlara şahit oluyoruz. Bunların Amerika’da okula girerek çocukları tarayan, öldüren katillerden farkı yok. Bunlar için hedeflerine varmak için her yol mubah… Ne vicdanı var, ne ahlakı var, ne de herhangi bir kutsalı var. Hâlbuki “Türk milleti asırlardan beri İslamiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız. Onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşe çarpıştıramayız. Müsbet Hareket; Kılıç harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz…” diyordu, asrın manevî doktoru. “Mehmet Abidin Kartal”

1. Masa sonuç bildirgesi: ‘Hukukun Üstünlüğü ve Adalet’

1. Adalet hak sahibine hakkını vermek, haksızı da terbiye etmektir. Birey de devlet de adil olmalıdır. Adalet kutup yıldızı gibidir yerinde durur her şey onun etrafında döner. Devletin bekası adaletle mümkündür. Devlet adamları da adaletli ve ahlaklı olmalıdır.

2. Adaletten yoksun olunması durumunda her şeyimiz tehlikededir, adaletin olmadığı yerde hiç kimse güvende değildir.

3. Hukuk önünde herkes bir tarağın dişleri gibi eşittir. Müsavatsız adalet, adalet değildir. Kamu hizmetine girmede ve kamunun bu hizmetinden yararlanmada bütün vatandaşlar eşit olmalı, hiçbir kişi ya da zümreye imtiyaz tanınmamalıdır.

4. Bediüzzaman Said Nursî’ye göre adalet-i mahza (tam adalet) esastır, adalet-i izafiye (nisbi adalet) ise istisnadır, adalet-i mahzanın uygulanması mümkünken adalet-i izafiye uygulanamaz. Hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez. Hak haktır büyüğüne küçüğüne bakılmaz.

5. Hukuk devletinde her bireyin lekelenmeme ve adil yargılanma hakkı vardır. Asıl olan masumiyettir, hiç kimseden masum olduğunun ispatı istenemez.

6. Adalet ancak adil, tarafsız ve bağımsız hâkimlerle mümkündür. Hâkimler toplumun hukukunu ve bireylerin onurunu korumak zorundadır. Adaleti yerine getirenler hiçbir ideolojinin icracısı ve tarafı olamaz.

7. Yargının bağımsızlığı için iki husus ehemmiyetlidir. Birincisi; hukuk eğitiminin niteliğinin artırılması, avukatlık, hâkimlik ve savcığa kabulün liyakat esası göz önünde bulundurularak kimsenin şüphe duymadığı objektif bir imtihanla olmalıdır. İkincisi; hâkim ve savcıların özlük hakları yine hâkim ve savcıların seçeceği bir tarafsız ve bağımsız kurul tarafından yerine getirilmelidir.

8. Adalet Kur’an’ın dört ana unsurundan biridir. Adaletin icrası ise ibadettir. “Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene nafile ibadetten hayırlıdır” (Hadis)

9. Hukuk devleti; bireyi örgütlü yapılara karşı güçlendirmek, örgütlü yapıların özellikle devletin ve devlet gücünü kullanan iktidarın temel hak ve özgürlükler üzerindeki yetkisini ve etkisini sınırlamak olarak ortaya çıkmıştır.

10. Toplumu oluşturan bireyler temel hak ve özgürlüklerine sahip çıkma konusunda müteyakkız ve hassas olmalıdır. Zira “Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebit yapar.

3. Masa sonuç bildirgesi: ‘İslami hizmet metodları ve Diyanet’

1. İslâmî hizmet, kısaca “emr-i bilmaruf nehy-i anilmünker”dir. Allah’ın yapılmasını istediği işleri tebliğ, yapılmasını yasakladığı işlerden ise sakındırmaktır. Bu manasıyla İslâmî hizmetleri yapmak şartlara göre her fert, cemaat, kurum ve kuruluşun vazifesi olmalıdır. Bediüzzaman Said Nursî, bu zamanda cihad-ı manevî olarak ifade ettiği iman hizmetini farz-ı ayn olarak de-ğerlendirmiştir.

2. İslâm’a hizmet ferdî ve içtimaî hayatta dinin temel gayesi olan iman, ibadet, ahlâk ve hukukun hâkim kılınmasını temin etmektir. Diyanet ve cemaatler bu gayeyi gerçekleştirerek dine hizmet edebilirler.

3. Hizmetler; doğru İslâmiyet ve İslâmiyet’e lâyık doğruluk, ihlâs, uhuvvet temelinde emniyeti, asayişi bozmayacak tarzda ‘müsbet hareket’ çerçevesinde yapılmalıdır.

4. İslâmî hizmetler, ‘hürriyet-i şer’iye, meşveret-i şer’iye ve meşrutiyet-i meşrua’ yani demokrasi ve cumhuriyet zemininde olmalıdır.

5. İslâmî hizmetleri yapanlar siyasî, ilmî ve içtimaî her türlü istibdadı izale edecek bir üslûp ve tarzda hareket etmelidir.

6. Cemaatler kendi mesleklerinin muhabbetiyle hareket etmeli, başkalarının noksanlığı ve adaveti ile meşgul olmamalı, hakkı inhisar altına almamalı, “Hak yalnız benim mesleğimdir” dememe-lidir.

7. Cemaatler bir siyasî görüşe sahip olsalar da, siyasî cemiyet görüntüsü vermemelidir. Siyasî anlayış ortaya koyabilir, fakat cemaat adına siyaseti icraya kalkışmamalı, idareye karışmak tar-zında bir yapılanmaya gitmemelidirler.

8. Hocalar, vaizler ve hatiplerin üslûbu dinde muvazeneyi koruyacak şekilde ölçülü, kucaklayıcı ve kavl-i leyyin tarzında yumuşak olmalı, ayrıştırıcı ve ötekileştirici olmamalıdır.

9. Hutbeler “vahyin” tebliğ makamı olduğundan siyasî ve dünyevî meselelerden uzak, imana, ibadete, ahlâk ve hukuka ait hususların tebliğ edilmesine hasredilmelidir.

10. Bediüzzaman Said Nursî’ye göre bu zamanda dünyevî işlerde olduğu gibi, din ve iman hizme-tinde de bir şahs-ı manevî teşekkül ettirilerek hareket edilmelidir. Bu da ancak Kur’ân’ın emri olan “meşveret ve şûra” ile gerçekleşir.

11. İslâmî hizmetleri yapan cemaatler ve din adamları, dini ve ilmi bir geçim vasıtası yapmamalı, sırf Allah rızasını esas alarak ihlâs, uhuvvet ve tesanüt içerisinde hareket etmelidirler.

4. Masa sonuç Bildirgesi: ‘Sosyal Ve Kültürel Yapılar Ve Hürriyet’

1. Said Nursi’nin “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” özdeyişiyle vurguladığı üzere; asıl yoksulluk, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve hürriyetsizlikten kaynaklanan yoksulluktur.

2. Sanat ve marifetin gelişmediği, ihtilafın körüklendiği topluluklarda, dolaylı olarak sosyal ve kültürel yapılar zayıf karakterdedir. Toplumların refah, hak ve adalet merkezli bir yapıya kavuşması için“cehalet, zaruret ve ihtilaf” gibi sorunların çözülmesi ve buna bağlı olarak “sanat, marifet (bilgi-bilim),ittifak”ariayet prensiplerinin tatbiki gereklidir.

3. Gönüllülük esasına dayanan sivil toplumun gelişmesi için “ötekileştirme” yerine, bilgi, istişare, diyalog ve ortaklık kültürünü geliştiren katılımcı demokrasiye ihtiyaç vardır. Sınırlamalar ve yasaklamalar sivil toplumun gelişmesinin önündeki engellerden biridir.

4. Bir toplulukta sivil toplum anlayışını geliştirmenin yolu karizmatik lider arayışına girmek değil,katılımcı demokrasiyi geliştirmektir. Sosyal ve kültürel yapılarda hak ve hürriyetler, çoğunluk hâkimiyeti yerine çoğulculuk kültürünün gelişmesiyle mümkündür. Zira çoğunlukçu anlayış “sayıca kuvvetli olan haklıdır” fikrine dayanırken, çoğulculuk “kuvvet haktadır” anlayışını esas alır.

5. Gerçek sivil toplum, yukarıdan aşağı (devletin buyruğu altında) bir yapılanmayla değil aşağıdan yukarıya (fıtri ve bağımsız) gelişmelidir.

6. Devletin farklı dinî – etnik – kültürel cemaatler arasında ayrımcılık uygulaması milli birlik ruhunu zedelemiş, devleti belirli cemaatlerle karşı karşıya getirmiş ve cemaatler arasında çekişme ve husumetlere de yol açmıştır. Oysa siyaset tek tipliliği teşvik etmemeli, “farklılıkların uzlaştırılması”ndan beslenmelidir. Zira birlik kabulle, tek-tipleştirme dayatma ile olur.

7. Cemaatlerkendi bünyeleri içinde fikir hürriyetinden ve amaç birliğinden beslenen meşveret sistemini tatbik etmelidirler.

8. Siyasi İktidar, tüm cemaatlere hukuk çerçevesinde eşit mesafede olmalıdır.Cemaatler, siyasi partiler tarafından siyasi rant malzemesi ve potansiyel oy kaynakları olarak görülmemelidir.

9. Cemaatler din adına siyaset ve iktidar mücadelesi yapmamalı ve siyaseti dine hizmet ettirmek için de yine siyaset dışı bir duruş sergilemelidirler. Cemaatlerin asıl işlerinin siyaset değil, dine ve topluma hizmet olması gerektiği gözden kaçırılmamalıdır.

10. Said Nursi’nin kullandığı “siyasetli cemaatler” ifadesine dikkat edilmelidir. Zira siyasi karakter taşıyan dinî hareketler,“siyaseti dine hizmet ettirelim” fikrinden de hareket etse, sonuçta “dinin siyasete alet edilmesi” noktasına varmaktadır.

11. Meşru ve samimi bir muhalefet bir denge unsurudur. Bir ülkede hak ve hürriyetlerin gelişmesi bir yönüyle muhalefet kültürünün gelişmesine de bağlıdır. Otoriteye muhalefet etme, hukuka muhalefet şeklinde anlaşılmamalıdır.

12. Dinin devletin himayesine ihtiyacı yoktur. Dini hizmetler ilgili sivil yapılara bırakılmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı özerk olmalıdır.

13. Sivil toplum kuruluşları, ortak kader konularında karar sürecine daha aktif biçimde katılmalıdır.

14. Bediüzzaman’ın her üç hayat devresinde de devletten uzak ve sivil kalması bilhassa günümüzde çok kıymetli ve sembolik değer taşıyan bir tutumdur. Bediüzzaman’ı kendisine bağlamayı başaramayan bir “parti devleti”, onun talebelerini de kendisine bağlayamaz.

15. Cemaatler sivil oluşumlardır. Devlete dayanmamalıdırlar. Cemaatleri akredite etme fikri fevkalade tehlikelidir. Cemaatleri kayıt ve kurala tabi cemiyete dönüşmeye zorlamak onları devlete köle etmenin kapısını açar.

16. Siyasileşmiş camiler, vaaz ve hutbeler, toplumsal grupları birbirinden ve dinden soğutmaktadır.

17. Sivil toplum örgütü görünümlü dış kaynaklı bölücü ve yıkıcı faaliyetleri önlemenin yolu yasaklar koymak değil, iç kaynaklı sivil toplum örgütlerini güçlendirmektir.

18. “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” denilmiştir. Sivil toplum kuruluşlarının devletle ilişkilerinde yaşanan ve iki taraftan kaynaklanan hatalardan ders çıkarılmalıdır.

19. Düşmanı sık değişenin dostluğuna güven olmaz. Düşman üretmekten vazgeçilmeli, düşman üretenden uzak durulmalıdır. Hele devlet, iyi-kötü vatandaş ayrımı yaparak toplumsal kesimleri karşısına almamalı, birbirine karşı kışkırtmamalıdır.

20. Bediüzzaman’ın da dediği gibi hukuka riayet etmeyen idareci halife de olsa hayduttur. Bediüzzaman ve talebeleri Haydar Ağa’ya Haydar Ağa, Haydar’a Haydar, Haydo’yaHaydo ve hayduta da haydutdeme cesaretini ve basiretini göstermiştir.

Başkanlık sistemi

Beklediğiniz sayı çıktı. Hem de güncele dair: Başkanlık ve Adem-i Merkeziyet.
Tavsiyemiz şu: Dergiden bol miktarda edinin. Bilhassa yerelde ve Ankara’da bürokratlara, siyasetçilere, televizyonculara, gazetecilere, akademisyenlere, entelektüellere … dağıtın ve okutun.

Bizim de bir yazımız var. Başlığı “Yönetim Modelleri ve Yeni Model Kurmakta Usul Meseleleri”.

Giriş kısmını aşağıda paylaşıyoruz:

«««

1. Bir mü’min için dünya bir ara duraktır. Bu durak tekâmül kanununa tabidir. Dünyayı mamur etmeye ve geliştirmeye çalışmak Ahireti kazanmanın önemli bir şartıdır. Dünyayı mamur etmek, bir üst yapı kurumu olarak “devlet”le ilgilenmeyi de gerektirir. Devletle ilgilenmek ise devletin sistemini ve işleyiş modellerini de bilmeyi, düşünmeyi ve kurgulamayı gerektirir.

Kur’ân’da, Müslümanlar için bir emir olarak, bu gün bilinen devlet modellerinden herhangi birine doğrudan ve açık atıf yoktur. Ancak bazı köşetaşları ve sınır çizgileri vardır. Bunları geliştirmek ve çağın aradığı netlikte şekilli bir modele dönüştürmek İslâm müçtehitlerinin vazifesidir.

2. İslâm müçtehitleri, devlet konusunda da cehdetmiş olmakla birlikte, bilhassa “yeni şey icat etmek” anlamına gelen bid’a kavramının dinî olumsuzluğu sebebiyle, reform niteliği taşıyan yenilik arayışlarından genellikle uzak durmuşlardır. Devlet sistemleri üretmek konusunda ise bu geri duruş adeta zirveye çıkmıştır.

Modern çağlarda devlet büyümüş, sistemleşmiş, yazılı anayasaların da katkısıyla sistemleri adlandırılabilir ve birbirinden ayırt edilebilir hale gelmiştir. İslâm müçtehitlerinin bu dönemi de verimli bir şekilde değerlendirmedikleri açıktır.

3. Kâinattaki tekâmül kanununun ve ihtiyaç ve daha iyiyi taklit gibi sebeplerin de etkisiyle hemen hemen bütün İslâm ülkelerinde ve Türkiye’de, mevcut devlet modelleri az ya da çok sorgulanmakta ve daha iyisi için gayret edilmektedir.

4. İslâm dünyasında devlet sistemleri geliştirmek hususunda çalışmış ve eserler ortaya koymuş müçtehitlerden biri ve belki de en önemlisi Bediüzzaman Said Nursî’dir. Bu hususla ilgili yapılmış onlarca çalışma ve yayın bunu doğrulamaktadır.

Said Nursî’nin hayatı ve eserleri ile ortaya koyduğu içtimaî içtihatların, heyetler ve yayınlar yardımıyla değerlendirilmesi ve geliştirilmesi gerekir. Bu yazı da bu gayretin küçük bir numunesidir.

5. Makalede, başkanlık sistemi tartışmalarına da katkı yapmak üzere, sistem tartışmasında usûl ve öncelikler meselesi üzerinde durulacaktır. Ancak daha önce bu arayışın neticesinde bulunabilecek modellerin olmazsa olmazları ve arayışın ana hedefleri tesbit edilmeye çalışılacaktır.

Diğer ifadeyle ve pratik söyleyişle, hükümet sistemlerinden hangisinin (parlamenter sistem, başkanlık ve yarı başkanlık sistemleri vd.) tercih edileceğinin belirlenmesi için öncelikle devlet sistemlerinden hangisinin tercih edileceği ya da devletin sisteminin asgarî özellikleri belirlenmelidir. Zira başkanlık sistemine ilişkin diğer müzakereler, ancak ve sadece, ideal devlet sistemi hedefine götürecek bir araç olarak hangi hükümet sisteminin daha isabetli olduğu tartışması çerçevesinde bir mana ifade eder.

«««

Yazının gerisini artık Köprü’den okur ve okutursunuz.

Bir arada yaşama

Toplumsal Hareketler ve Bir Arada Yaşama
Editör
editor@koprudergisi.com
Farklı inanç, kültür ve etnik yapıları içinde barındıran toplumların birarada yaşama formülünü hangi ilkeler üzerine kuracağı modern dönemlerin genel problemlerinden birisidir. Küreselleşme olgusuyla birlikte küçük bir köy haline gelen dünyamız gittikçe hızlanan sosyal, siyasi ve ekonomik değişimlere cevap vermekte zorlanmaktadır. Bilhassa kültür, gelenek ve inançların sınırları aşmasıyla hızla değişen, başkalaşan çok kültürlü, farklı inanç ve etnik yapılı toplumlar kendilerini huzura ve barışa sevkedecek birarada yaşama formüllerini hayata geçirme yollarını aramakta; insanî değerlere yaslanmayan ve küresel barışa işaret etmeyen sosyo-politik değerlendirmeler ve önermeler ise kabul görmemektedir. Son yıllarda da İslam âleminde meydana gelen gelişmeler, farklılıkları birarada barış içinde tutabilecek çoğulcu, kucaklayıcı arayışları hızlandırmıştır. İslam dünyasında meydana gelen kanlı facialar, iç savaşlarla neticelenen elim hadiseler; barış, kardeşlik ve hoşgörü medeniyetlerinin mümessili olan bu toprakların özlenilen huzur iklimlerine nasıl kavuşturulabileceğine dair soruları çoğaltmıştır.

“Birarada yaşama” olgusu; farklı inanç, kültür, gelenek, ırk ve zihin haritalarına sahip fertlerden oluşan toplumların barış ve huzur içinde yaşamasını sağlayan Kur’ânî bir yaklaşımdır. Farklılıkların bir üstünlük vesilesi olarak görülmesini kesin bir dille reddeden Kur’ânî yaklaşım hürmet, paylaşma, dayanışma, hamiyet ve takva gibi imanî ve ahlâkî ilkeleri ön plana çıkararak toplumsal yapıyı ve barışı güçlendirir. İslam ahlak ve akaidini hayata geçirmekte zorlanan ve son bir kaç yüzyıldır çeşitli problemlerle iç içe yaşayan İslam toplumlarının bu Kur’ânî yapıyı tekrar nasıl inşa edecekleri cevaplanması gereken bir sorudur.

Ülkemiz açısından düşünüldüğünde bir türlü çözülemeyen etnik temelli problemler, mezhepsel alanlara kayan tartışmalar ve son gezi olaylarıyla kendini gösteren ötekileştirici, dışlayıcı ve kutuplaştırıcı halllerin doğurduğu genel huzursuzluk hali birarada yaşama noktasında İslamî ve tarihî tecrübenin hatırlanmasını zaruri kılmaktadır. Osmanlı gibi farklılıkları bir arada yaşatan koca bir imparatorlukta kendini gösteren tarihî kodların nasıl hayata geçirilebileceği, Medine Vesikası gibi Asrı Saadet tecrübelerini bize aktaracak kaynakların nasıl ortaya konulacağı tartışılması gereken hususlardandır.

“Birarada yaşama” olgusu beraberinde ötekileştirme gibi kavramları da tartışmaya açmakta, bu hususta modern toplumların karşılaştığı bir çok meseleyi de gündeme getirmektedir. İnsan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, demokrasi, çoğulculuk, çok kültürlülük, farklılıklara tahammül gibi hususları insanın lehine dönüştürmede zorlanan modern toplumlar, hak ve adalet merkezli bir yapıya kavuşmanın yollarını aramaktadır. Bu noktada bir arada yaşama ilkelerini topluma hakim olan otoriter unsurlar yerine kul hakkından başlayarak temel hak ve hürriyetleri önceleyen, farklılıkları birer zenginlik unsuru olarak kabul eden İslamî tecrübeyi günümüze aktaran Said Nursî’nin fikirleri önem kazanmaktadır.

Toplumsal huzuru ve barışı tehdit eden, yer yer anarşizme varan toplumsal hareketler ve sivil vesayet, otoriterizm gibi kavramlar etrafında düğümlenen tartışmalar ve müstebit uygulamalar karşısında nasıl bir tavır takınılacağına ilişkin Risale-i Nur’un müsbet hareket prensibi yol gösterici bir hareket olarak anlaşılmayı beklemektedir. Fertten başlayarak topluma yayılan, her alanda nesilleri tehdit eden menfî fikir ve hareketlere karşı bir zırh niteliğinde olan, yapıcı hareket etmekten başka çok farklı alanlara ve davranış biçimlerine işaret eden müsbet hareket prensibinin temel kodlarının çözülmesi önem arz etmektedir. Ferdî, sosyal ve siyasî alanlarda iman hizmetini yaygınlaştırma, küfrün önünü kesme, şerri defetme, asayişi muhafaza, anarşi ve başıboşluğu önleme, yıkıcı/tahrip edici hareketlere aynıyla karşılık vermeme, adil olma, optimist (pozitif) davranma, sabrı ve şükrü elden bırakmama, ifrat ve tefritten kaçınma, kâinatı mana-i harfî ile okuyabilme, uhuvveti ön plana çıkarma, ihlas ve sadakatı temel prensip edinme, hürmet- merhamet-şefkat- ittifak gibi unsurları elden bırakmama gibi insanın ve toplumun selametini sağlayacak yapıcı unsurları hedefleyen müsbet hareket prensibinin anlaşılması huzuru arayan günümüz insanı ve toplumları açısından önemlidir.

Bu hususlardan hareketle, Risale-i Nur Enstitüsü bahsi geçen sorulara cevap bulmak ve huzur içinde birlikte yaşama arayışlarına katkıda bulunmak amacıyla her yıl yapılmakta olan Risale-i Nur Kongresi’nin dokuzuncusunu 5-6 Nisan 2014 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirdi. Kongre’nin konusu olarak belirlenen “Said Nursî’ye göre toplumsal hareketler ve birarada yaşama” başlığı altında beş masa çalışması düzenlendi. Bu sayımızdamasa çalışmalarının sonuçlarıyla birlikte kongrede sunulan tebliğleri bulabilirsiniz.

Said Nursî’nin barış, hürmet, muhabbet, hürriyet-i şeriye, hak, adalet, kardeşlik ve müsbet hareket gibi kavramlar çerçevesinde Kur’ânî bir bakış açısıyla geliştirdiği birarada yaşama prensiplerinin ortaya konulması 9. Risale-i Nur Kongresi’nin temel amaçlarından biriydi. Bu küçük çabanın, insanlığı da tehdit eden kanlı iç savaşlara, temel hak ve hürriyetleri kısıtlayıcı birçok tavrı beraberinde getiren ötekileştirici, dışlayıcı, otoriter anlayışlara karşı bir set olabileceğini ümit etmekteyiz.

Sizleri dergimizle baş başa bırakırken gelecek sayımızda da aynı konu etrafında buluşmayı temenni ediyoruz.

Cemaatler ve siyaset – ticaret

“Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun “Tarikat ve dinî cemaatleşme günümüzde Müslümanların dindarlığını güzelleştirme çabasından ekonomik çıkar ilişkisine, siyaset projesine, sosyal örgütlenme modeline dönüştü” kanaatini aktarmıştık.
Bazı cemaatler açısından aynı neticeye biz de ulaşmış ve şöyle demiştik:

“Cemaatlerin ticaret, siyaset ve hele devlet idaresi gibi dünyevî işlerle doğrudan bir alâkaları olamaz.

“Cemaat mensupları, birey olarak kendi şahısları adına ticaret yapabilirler veya siyasetle meşgul olabilirler. Bu meşguliyetlerini, cemaat tarafından yapılan manevî hizmetlere katkı ve destek vermek gibi bir amaca da yönlendirebilirler.

“Ancak burada ince ve hassas bir çizgi var. O da, söz konusu ticarî veya siyasî meşguliyetlerin, cemaatlerin şahs-ı manevîsi ile irtibatlandırılmadan yürütülmesi gereği. Bu dengeye dikkat edilmezse, cemaatlerin ticarîleşme ve siyasîleşme yoluyla dünyevîleşip yozlaşarak aslî hizmet ve iştigal alanlarından uzaklaşmaları riski ortaya çıkar.

“Buna ilâveten, manevî hizmetlerin ticarî veya siyasî amaçlar için istismar edilmek istendiği gibi suçlamalara malzeme verilmiş olunur.

“Bu ise söz konusu hizmetlerin ruhunu oluşturan ihlâsa zarar verdiği gibi, muhataplar nezdinde korunması icap eden inandırıcılığa da gölge düşürür.

“Yola koyulurken mevcut olan halisâne duygular ve hizmet mülâhazaları, zaman içinde, kuralları başka odaklarca belirlenen ticaret ve siyasetin kaygan zeminlerinde, giderek hızlanan bir süreç içinde aşınmaya ve helâl-haram hassasiyetleri törpülenmeye başlar.

“Cemaatler cemaat olmaktan çıkıp müflis holdinglere veya itibarsız siyasî organizasyonlara dönüşerek tükenirler.”

(Cemaatler ve Toplum-Siyaset-Devlet kitabımız, s. 50-1)

Son gelişmelerin gündeme taşıdığı yeni ve çarpıcı örneklerle yine tasdik ve teyid edilen bu tesbitlerin ortaya koyduğu hazin tabloyu değiştirmenin yolu cemaat ve tarikatları devlet kontrolüne almak değil, kendi iç dinamikleriyle aslî hizmetlerine dönmelerini teşvik ve temin etmek.

Üstad meşrutiyet, cumhuriyet ve demokrasiyi “adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvet” kriterleriyle tanımlar. Adaletsiz demokrasi olmaz.”
Yeni Asya Gazatesi Kazım Güleöyüz