Akıllı Beslenmeyi, Akıl İçin Beslenmeyi Önemseyelim…

Günümüzde Akıllı Beslenme Her Zamankinden Önemli Hale Gelmiştir

Günümüzün en önemli belirleyici unsuru artık, alternatifsiz olarak “akıl”dır. Geleceğin önemli insanları belirlenirken beyin kullanabilme kapasitesi ve akıl ölçü olacaktır. Akıllı beslenme “akıl için beslenme” demektir. Aklı olumsuz etkileyebilecek bir beslenme biçimi, insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüklerden birisidir. Akıl sağlığını önemseyen bir beslenme anlayışı, insanlığı evrensel sevgi ve barışa götürme yolunda da çok önemli bir role sahiptir.
“Hürriyet” ve “Bilim”in birlikte hayat bulması “kutsal” anlayışına yol açar. Gerçek manada “kutsal” olmak, duygusal dayanaklardan kaynaklanmaz. Böylece, bütün bilimsel bulgular hürriyet elbisesini giydiklerinde kutsal olurlar. Bu kutsalın yolu yalnızca akıldır. Bazı uygulamalarda iyi niyetli davranışlarla akıllı davranışlar karıştırılır. Akıllı davranışlar kesinlikle aynı zamanda iyi niyetli davranışlardır. Ama, iyi niyetli davranışlar her zaman akıllı davranışlar olmazlar. Genellikle de başlangıcı yalnızca iyi niyet olan davranışlarda, bu yeterli sanılarak, akıl dayanakları göz ardı edilir. Oysa, en şaşırtıcı tehlikeler ve yanlışlar, işte böyle akıl göz ardı edilmiş iyi niyetli uygulamaların sonucunda yaşanır. “Besle kargayı, oysun gözünü.” diye bilinen atasözü, iyi niyetli davranan, ama akıl dayanaklarını dikkate almayanların karşılaştıkları olumsuz olayları ifade eder. Akıl dayanakları dikkate alınmadan yalnızca “iyi niyet olsun” diye yaptığınız davranışlar yüzünden iki yüzlü olma ihtimali de vardır. Çünkü, aklınızla konuya baktığınızda başka düşünürsünüz, oysa siz daha başka türlü davranışlar içindesinizdir. Alınan kararlar geleceğinizi ve hedeflerinizi ilgilendiriyorsa, bu durum geleceğiniz için size hoşunuza gitmeyecek sürprizler getirecektir. Doğrunun tek bir yolu vardır; akıl. Hakikat ve doğruları çok kolaylıkla yaşam biçimi haline getirenler için, “akıl” korunmalı ve hayata hakim kılınmalıdır. Ön yargılardan arınmış akıl ürünleri, insanlar için vahiy değerindedir. Bu durumda akıl korunmalıdır.
Aklın mekan tuttuğu beyin hücrelerini korumak, aklı korumak için yapılması gereken önceliklerdendir. Beyin için bir yazılım programı gibi düşünebileceğimiz “kullanım kapasitesi”ni geliştirme yöntemleri, bu konunun heveslilerince araştırılmalı ve uygulanmalıdır. Ancak, bu yöntemlerin uygulanması yeterli olmaz. Bu kez, beyin için bir donanım gibi düşünebileceğimiz “beyin hücreleri”, canlı tutulmalı ve yeterince kan, enerji, ve oksijen alabilmelidirler. Bu durumda, insanın sınırsız güçlerinin ülkesinde, aklın krallığı, gerçekleri örten sahte zevk ve hazları ortadan kaldırır. Unu hürriyet, suyu bilim ve mayası fikir olan bir hamur hayata hakim olur. Bu hamurdan haklara saygı, hukukun üstünlüğünü temel alan demokrasi ve dolayısıyla, evrensel sevgi ve barış fışkırır. Evrensel sevgi ve barışın insanlardaki karşılığı olan organ beyindir. Bir tabiat harikası olan beynin en önemli görevi evrensel sevgi ve barış için yöntemler geliştirmektir. Belki de, tabiatın evrensel sevgi ve barışa olan ihtiyacını karşılamak için, bu mükemmel organ vardır. Günlük yaşantının dedikodularına ve insanları kandırmaya yönelik olarak beyin organını boşa kullanmak tabiatın dengesine haksızlık olur. Konuya bu pencereden bakıldığında aklı ve onun mekan tuttuğu beyni korumak, özelliklerinin yüksek yetenekleriyle, genlerle nesillere taşınmasını sağlamak insanın evrensel sorumluluğudur.
Zan-şüphe-önyargı üçlüsünün karanlık dünyasından fikirleri, ancak “akıl” kaptanlığında bir mücadele ile kurtarmak mümkündür. Zan-şüphe-önyargı üçlüsü, akıl ve akıl ürünlerine karşı engizisyon mahkemeleri gibi davranır ve aklın, hayata hakim olmasını engeller; yani, aklın hakkını vermez. Aklın hakkını vermemek, “akla zulmetmek” olur. Akla zulmeden ise, akıl zalimidir. “Bu benim aklım, kimse karışamaz. İster sever, istersem zulmederim.” demek, demokrasinin ruhuna ters düşer; bu, demokratik bir hak olamaz. Bir akıl yönetimi olan demokrasinin besinidir, fertlerin akılları ve akıl ürünleri. Ortak aklın paydaşlarıdır, her bir ferdin aklı. Bu sebeplerden; akla zulmetmemek, aklın hakkını vermek ve ortak akla katkıda bulunmak demokrasinin önemli görevlerindendir.
Aklı koruyucu beslenmemek ve aklın zarar görmesini umursamamak da bu bakımdan akla zulmetmek olur. Aklı koruyucu beslenmemek zan-şüphe-önyargı üçlüsünü kuvvetlendirir. Zan-şüphe-önyargı üçlüsünün ürünlerini, sanki akıl ürünleri sanmak ise, kurtulunması zor bir hal oluşturur. Bu durum, akıl zalimine imparatorluk verir. Demokrasinin canlılığı ve devamlılığı, gerçek akıl ürünlerinin hayata hakim olmasıyla mümkündür; bu yüzden, aklın korunması geleceğin korunmasıdır. Akla zarar veren davranışlar, geleceğin umutlarını körelten ve o umutların yaşam damarlarını kesen hücum hamleleridir, aslında. Akla zarar veren davranışlar, dünyanın yaşanabilir fiziksel bir mekan olmasını bile engelleyen esas sebeplerdir.
İnsan beyni daima kurgu yapar ve kurgu ürünlerini yaşam için kullanıma sunar. İnsanlar ellerinde olmadan, kararlarını oluştururken, fikirlerini sunarken ve hedeflerini belirlerken kendilerine sunulan bu kurgu ürünlerini dayanak alırlar. Beyin kurgu yaparken başlangıç bilgisi “zan” kaynaklı ise, kurgu ürünleri “şüphe”leri oluşturur; böylece, alınan kararlar aslında “Zan-Kurgu” sonuçlarıdır. Oysa beyin, kurgusunda “akıl” kaynaklı bilgileri başlangıç alırsa, aklın yöntemleri uygulandığında doğruluğunu kanıtlama ihtimali çok yüksek olan ön görülere, çok önceden ulaşır insan. Aklın bulma ihtimali çok yüksek olan bilgilere ön görü olarak çok önceden ulaşmanın karar ve hedefler için sağlayacağı yarar, tartışılmaz derecede önemlidir ve büyüktür. Buradaki ön görü “Akıl-Kurgu” ürünüdür. “Zan-Kurgu” sizi şüphe üzerinden önyargılara ulaştırır; “Akıl-Kurgu” ise, bilimsel öngörülere ulaştırır. Öngörülerin sonu “Sefa”, önyargıların sonu “Cefa” olarak yaşam bulur.
İnsan beyninin “Akıl-Kurgu” ürünleri, “Zan-Kurgu” ürünlerinden çok olmalı ve denge “Akıl-Kurgu” lehine bozulmalıdır daima. Bu durum için alınması gereken önlemlerden birisi de akıllı beslenmek, beslenirken aklı korumak; yani, akıl için beslenmektir. Aklın mekan tuttuğu ve kurgu fabrikası olarak kullandığı beyin, korunmalıdır; kapasitesi geliştirilmeli, hücreleri için gerekli kan, enerji, ve oksijen daima sağlanmalıdır. Beyin hücrelerine zarar veren yiyecek, içecek ve davranışlardan kaçınılmalıdır. Beyin faaliyetleriyle yakından ilgisi bulunan karaciğer de özel bir dikkat isteyen organdır. Karaciğeri koruyucu davranmak da beyin hücrelerini dolaylı korumak olur. “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.” atasözümüz kısmen de olsa burada anlatmaya çalıştığımız konuya değinmektedir. “Sağlam kafa”dan maksat akıl dayanaklarına önem veren bir beyin taşıyan kafadır. Akıl sağlığı için vücut sağlığını şart görüyor, bu atasözü. Elbette ki, bu sözde atalar çok haklı. “Sağlam vücut” için yol ise, akıllı beslenme ve vücut hareketleridir.
Gıda yollu ve yavaş yavaş zehirlenildiğinde; insanlar günlük yaşantıları içerisinde halsizlik, eklem ağrıları, bağırsak düzensizlikleri, sabah uyanınca yorgunluk hissi, konuları hatırlama zorluğu ve hafıza zayıflığı, kendilerine yakıştıramadıkları yanlış karar almalar, zaman zaman refleks bozuklukları, vücut hücrelerinin bütünlüklerini kaybetmeleri ve erken yaşlanma … gibi şikayetlerde bulunurlar. Ayrıca, gıdalardaki kirlilikler kanserojen, teratojen, metajen ve allerjen etkilerle tesirlerini gösterebilirler. Elbette gıdalardaki kirlilikler, öncelikle çocukları, yaşlıları ve hastaları daha çabuk ve daha tesirli olarak etkilerler. Hamile olan ve süt veren anneler için ise, gıdalardaki kirlilikler ayrıca, çok titizlik gösterilmesi gereken bir konudur.
İnsanlarda, beslenme biçimleri konusunda gerekli bilincin oluşturulması, konuyla ilgili yasaların çıkarılmasından çok daha önemlidir. Gereken bilinç sağlanamadığı durumlarda, yasalar geri tepen silah etkisi de gösterebilir.
Evrensel sevgi ve barışı hedef edinmek, bu hedefe ulaşılmasına katkıda bulunmak, akıl sağlığının bu işin lokomotifi olduğunu bilmek … gibi duyguların, para kazanma hırsının önünde durmasını sağlayacak tedbirler, globalleşen dünyanın öncelikli konularından olarak uluslararası platformların gündeminde yer almalıdır.

Alıntı:

Yılmaz Dündar,  Mutluluk Yönetimi’nden

Genel kategorisine gönderildi | Akıllı Beslenmeyi, Akıl İçin Beslenmeyi Önemseyelim… için yorumlar kapalı

Akademik Hayat, bir bakıma hem kendin hem de çevren için “mutluluk” arayışı ve inşaasıdır.

 

Hemen herkes bilerek ve planlayarak veya özel bir plan yapmadan mutlu olmayı hedefler.

Hemen hemen her insan mutlu olmak istemesine rağmen bir anket yapsanız göreceksiniz ki mutluluğun ne olduğunu veya ne olursa mutlu olacağını söyleyecek birisine rastlamak çok zordur. Peki, tarif edemediğiniz bir şeye nasıl ulaşabilirsiniz? Tarif edemediğiniz ve tanımadığınız bir şey için nasıl bir yaşam planı yapabilirsiniz? Bu durumda, kendinize göre oluşturacağınız gayretler, sizi umduğunuz mutluluğa kavuşturamayacağı düşüncesindeyim.
Mutluluk arama yolunda, bana göre; karıştırdığımız veya birbirinin yerine kullandığımız iki olay daha var; bunlar rahatlık ve memnuniyet. Bu bağlamda; yaşam sürecimizde “Mutluluk”, “Rahatlık” ve “Memnuniyet” gibi kelimelerle etiketlendireceğimiz hallerimizi iyi belirlemeliyiz, bunların farkında olmalıyız. Yani, aslında adına rahatlık diyebileceğimiz bir yaşantı halini mutluluk sanmamalı ve bu kelimeyle etiketlendirmemeliyiz. Aynı şey memnuniyet kelimesi için de geçerlidir. Örnekleme yaparsam belki daha kolay anlatırım sanıyorum. Bir kişi, “Eğer, bir otomobil alabilirsek daha mutlu olacağız”, derse ve otomobil sahibi de olursa, bana göre mutlu değil, eskiye göre daha rahat yaşayabilecek. Bir kişi, ”Eğer, amcamı akşam yemekte görürsem mutlu olacağım.” derse ve amcasını akşam görürse, aslında bu durumdan memnun olacaktır. Şimdi diyebilirsiniz ki, “O hoo, yaşam öyle şeylerle karşımızda ki, bu detayı düşünürsek ne olur? Düşünemesek ne olur?” Hayır, ben böyle düşünmüyorum. Mutlulukla ilgili detay gibi görünen bu bakış tarzı o kadar önemli ki, incelenmezse yaşam daha zorlanacaktır, kesinlikle.
Mutluluk haline yukarıdaki bakış açısıyla yaklaşınca, mutluluğun beyin ile olan yakın ilgisi, hatta bir beyin ürünü olduğu dikkati çekecektir. Bu sebepten, rahatlık ve memnuniyetle karıştırılmayan, gerçek mutluluk “akıl” ile ilişkilendirilmelidir. Kişinin sahip olduğu kadarıyla aklını kullanabilme hürriyeti ve aklının ürünlerinin dikkate alındığı bir ortam, o kişinin mutlu olabilmesini başlatacaktır. İnsanın aklının, en önemli ve o insanı “insan” yapan ürünü, “Karar” dır. Aklı kullanabilme hürriyeti sizi korkutmamalıdır. Akıl kullanılabildiğinde hiç yanlış üretmez; yanlış, aklın yeterince kullanılmaması sonucudur. Evet, “Karar” dedik. İnsanın kendisini insan hissetmesini sağlayan yegane ürünüdür, karar. Kişinin mutluluk anahtarı “Karar” dır. Bu anahtar insanın elinden alınırsa, o insanın mutlu olması engelleniyor demektir.
Evlenmeye karar vermiş bir beyefendi ve hanımefendi, eğer evlendikten sonra düşledikleri huzuru gerçekleştiremiyorlarsa, konu incelendiğinde görülecektir ki, çiftler birlikte olan yaşamlarında birbirlerini, “dikkate alınmamak”, “umursanmamak”, “önemsenmemek”… gibi iddialarla suçlamaktadırlar. Aslında konuya iyi bakılırsa, bütün bu iddiaların “Karar” ile ilgili olduğu hemen görülecektir. Karar alamayan, kararı sorulmayan veya kararı önemsenmeyen insanların tavırlarının sonucudur bu huzursuzluk, aslında. Karar hürriyeti elinden alınan insan çok lüks bir hayat yaşıyor olsa bile, kendisinin mutsuzluğa mahkum olduğunu ilan eder.
İnsanın karar hürriyetini kullanabiliyor olması mutluluğun “olmazsa olmaz”ıdır, ama yeterli şartı değildir. İnsanın karar oluşturması dışarı yansırken bir “fikir”e dönüşür, işte dışarı yansıyan bu fikrin sunuluş biçimi mutluluğun derecesini ayarlar. Bu durumda; mutluluğu, rahatlık ve memnuniyet halleriyle karıştırmamak gerekirken, akıl, karar ve fikir ile ilişkilerini de iyi fark etmek gerekmektedir.
Fikir sunuş tarzı, mutluluğa öyle ince ayar yapar ki; çok doğru bir karar, tekniğine uygun sunulmazsa haklı ve doğru içerikli olmasına rağmen böyle bir hamle, mutsuzlukla sonuçlanır. Aynı doğrunun devamlı aynı yanlış tarzla sunumu, hedef kişi veya kişileri, sunulan doğrudan da soğutup uzaklaştırabilir, hatta o doğruya düşman bile yapabilir.
İnsanın çok önemsemesi gerektiğine inandığım “Mutluluk Yönetimi”nin bir yaşam biçimi olması gerekmektedir. Mutluluk Yönetimi’ni daha iyi anlaşılır hale getirmek için bir “kıyas” yöntemi uygulamak istiyorum. İnsan beyninin öğrenme, fark etme, ilişki kurma… gibi işleri yapmasında “kıyas” çok önemli rol oynamaktadır, hatta beyin bu işleri kıyas ile gerçekleştirmektedir.
Yaşadığımız hayatın içinde hemen bulabileceğimiz karakterleri iki ana gruba ayırsam nasıl olur? diye düşünüp, “FİKİR SAHİBİ” ve “FİKİR HAMALI” adlandırmalarını oluşturdum. Bu iki yaşam biçiminin bazı özelliklerini kıyaslamaya çalışacağım. FİKİR SAHİBİ, mutluluğu yönetmeye ve mutluluğu yaşamaya hazır bir yaşamı; FİKİR HAMALI ise, mutluluğu hiç tanıyamayacak bir yaşamı temsil edecekler. Kıyaslamaların da kolay izlenebilmesi için her adımı numaralandırmamız yararlı olabilir. “A” işaretleri FİKİR SAHİBİNE ait; “B” işaretleri ise, FİKİR HAMALINA ait davranış biçimlerini anlatmaya çalışacaktır. Aynı numaranın “A” ve “B” şıklarında davranışları kıyaslayarak, “Mutluluk Yönetimi” ile ilgili ip uçlarını elde etmenin mümkün olabileceğine inanıyorum.
1.A) Fikir sahibi “Evrensel Genel Doğru”larla uyumlu “Doğru”ları kolaylıkla tanır. Bu sebepten, kendisine ait yanlışları zorlanmadan fark eder ve tespit ettiği yanlış davranışları düzeltme gayreti gösterir. Tanıdığı doğrular kendisinin yanlışlarını da fark etmesine sebep olduğundan, içerisinde doğruları da bulduğu fikirleri duymaktan ve fikir üretenlerden rahatsız olmaz. Fikirlerden beslenen bir felsefeye sahip olduğundan fikir üretimine zemin hazırlar ve yol açar.
1.B) Yukarıdaki davranışa karşılık Fikir Hamalı genellikle kendisini “doğru” zanneder. Kendi zihninde kendisini “doğru” ilan etmiştir. Bu tür kişilere yanlışları çoğu kez, çok zor fark ettirilir; bazen fark bile edemezler. Bu davranış alışkanlıkları sebebiyle de fikir üretenlerden rahatsız olurlar, hatta onları “UKALA” olarak görürler.
2.A) Fikir sahibi “KABUL” eden insan karakterindedir. “Kabul”ün iyi anlaşıldıktan sonra uygulanması yararlı olur. “Kabul” ile ifade edilmek istenen davranış biçimi, “beni ilgilendirmez, bunu da böyle kabul edeceğiz, çaresiz” diye düşünen bir bakışla yapılıyorsa; bu durum kabul etmemekten daha tehlikeli bir yaklaşımdır. Umursamaz tavırla kabul ettiğiniz davranışın sahibi, yanlışını fark ettiğinde, ilgili zamanda kabul edeni bu davranışı yüzünden suçlayacaktır. Ancak, bizim burada anlatmaya çalıştığımız “kabul”, ilgilisi tarafından fark edildiğinde, kabul eden kişi şükranla anılır. “Kabul”ü anlama yolunda en önemli ayırıcı özelliklerden biri budur.

“Kabul”ü bir cümle ile ifade etmeye çalışırsak; “Var’ı olduğu gibi sevmektir” diyebiliriz. Kabulde birisine katlanma ve zorlanma olmamalıdır. Katlanma, zorlanma ve umursamaz yaklaşımlı kabuller duygusal davranışlardır, görecelidir ve yanlıştır. “Var’ı olduğu gibi sevmek” şeklindeki yaklaşım bilimsel bir bakış açısıdır. Var’ı olduğu gibi seven karşısındakini değiştirmeye, bir şekle sokmaya veya kendisine benzetmeye çalışmaz, çünkü bunların boş uğraşlar olduğunu bilir. Yine biliyordur ki; kimse bir başka kişiyi değiştirme gücüne sahip değildir. Kişi ancak kendisini değiştirebilir. Oysa siz karşınızdakini olduğu gibi seven bir bilimsel yaklaşımla kabul ederseniz, bu durumda karşınızdakine değişebilme fırsatı tanırsınız.
“Var’ı olduğu gibi seven” davranışın en iyi uygulamalarından birisini “toprak” da görebiliriz. Toprak, ektiğiniz tohumları olduğu gibi sever ve kabul eder. Bu kabul, tohuma içerisindeki yetenekleri dışarı çıkarma ve hatta değişebilme fırsatı verir. İnsan ilişkileri de böyledir, çocuklarınızı “Var” haliyle seversiniz onlara yeteneklerini ortaya koyabilme, içlerindeki sınırsız gücü kullanabilme ve kendilerini değiştirebilme fırsatı vermiş olursunuz.
Burada anlatmaya çalıştığımız bilimsel kabul davranışı, kişinin gereksiz yere çevresindekileri eleştirmesini hatta suçlamasını da önler. Öncelikle eleştiriyi kendisine yapmanın yararlarını yaşayarak görür. Birbirine kırılmış “karı – koca”, “ebeveyn – çocuk” veya iki dosta yaklaşıp, ayrı ayrı bir röportaj yapsanız, neden kırıldıklarını ve dargın olduklarını sorsanız; alacağınız cevaplar çoğunlukla karşısındakini eleştiren, suçlayan ifadeler içerecektir. Küskünlüğün kalkması ve tekrar etmemesi için isteğini o kişiye sorsanız, yine çoğunlukla karşısındakinin değişmesini ve bir şeyler yapmasını isteyecektir. Oysa “Var”ı olduğu gibi seven “kabul” ile, çiftler birbirine yaklaşsalar; dostlar bu kabul ile, birbirlerini sevseler karşısındakini suçlama ve onların uyması gereken listeler çıkarmaları yerine kendilerine döner ve “Bu ilişkinin ve dostluğun devamı ve huzuru için ben ne yapmalıyım?” sorusunu sorarak yapılması gerekenler listesini kendisi için çıkarır. İlgili iki taraf da karşısındakini bilerek, kendisine ait yapması gerekenler listesini çıkarsa, konu ortadan kalkar.
2.B) Fikir hamalının karşısındakine yukarıda açıklamaya çalıştığımız bilimsel “kabul” anlayışı ile yaklaşması hemen hemen mümkün değildir. Fikir hamalının gayreti karşısındakine, kendisini kabul ettirmek içindir. Kendisini kabul ettirme yolunda o kadar ısrarlıdır ki, kendisine göre kanıtlarla her fırsatta konuyu bu noktaya taşır. Kendisini doğru ve kabul edilmesi gereken kişi ilan ettiğinden, beklediği kabulü göremediği kişileri anlayışsızlık, bazen akılsızlık ile suçlar ve onlara karşı hırçınlaşır.
3.A) Fikir sahibi doğruları öğrenirken heyecanlanır. Doğrular fikir sahibinin bilimsel manada hayretinin artmasına yol açar. Doğruları anlama, bulma, öğrenme ve sonuçta, hayrete dalma hali birbirini teşvik eden unsurlara dönüşür. Fikir sahibi doğruları, yalnızca bilmek için değil; özellikle o doğrulara göre, yaşam oluşturmak için öğrenmek ister.
Günümüzde önemli olan kriter artık, “bilmek” değildir. Bilgiye ulaşma işlevini teknolojik gelişmeler o kadar kolaylaştırmış ve ucuzlatmıştır ki, bir çok bilgiyi beyinde bulundurmak önemli bir kriter olmaktan çıkmıştır. Bu gerçeği fark ederek bilgiye ulaşma yöntemlerini öğrenmeyi ve kullanabilmeyi hızla geliştirmek gerekir. Bu konudaki evrensel kullanım dillerine hakim olmak gerekir. Bütün bu sebepler yüzünden günümüzün önemlilik kriteri gelişme göstermiş ve bilimsel doğrulara ayak uyduramamak, bu doğruları yaşam biçimi yapamamak artık, zayıflık ve zaaf olarak görülmeye başlanmıştır. Bilimsel doğrulara uyum övülen davranış olmuştur.
3.B) Fikir hamalına göre ise, doğruları bilmek, sorulunca söylemek yeterlidir. Bu doğruları yaşama çevirmek çok önemli değildir. “Elimde değil”, “Ben de böyleyim”, “Can çıkar huy çıkmaz”… gibi yanlış sığınma yollarıyla haklı olduğunu ortaya koymaya çalışır. Böyle kişilerin doğru adına söyledikleriyle, yaşamda uyguladıkları uyumlu olmaz. Bunu fark eder ve kendisine söyleyecek olursanız; size, “Sen hocanın dediğini yap, yaptığını yapma” diye bir cevap da verebilir.
Bu konuda çok sık rastladığım bir fikir hamalı davranış biçimi şöyledir: Nutuklarında, sohbetlerinde, yazılarında çok demokrat, sosyal adalete inanmış, insan haklarına saygılı, çevreyi korumacı olduğunu görürsünüz. Aynı kişilerin aile ilişkilerine ve patron veya amirse, iş arkadaşlarıyla ilişkilerine bakıyorsunuz karşınıza yasakçı ve baskıcı, yani faşist bir davranış çıkıyor. Yine aynı kişinin yaşam heveslerini, para harcamalarını, gelecek ideallerini gözlemliyorsunuz, bu kez de karşınıza acımasız bir kapitalist insan çıkıyor. Sonuç; konuşurken demokrat, davranırken faşist, harcarken kapitalist. Tam bir fikir hamalı değil mi?
Yukarıdaki açıklamaların anlaşılmasına kolaylık sağlamak amacıyla iki düşünürden örnek vermek istiyorum. WILLIAM HERSEY DEWIS, iki farklı insan davranışlarını kıyaslarken şöyle söylüyor; “O insan, KARAKTER oluşturmak ister. Karakter, insanı mutlu veya mutsuz yapar. Karakter, meleklerin ALLAH huzurunda o insan için söyleyeceği şeylerdir. Diğer insan tipi ise, İTİBAR oluşturmak ister. İtibar, insanı zengin veya fakir yapar. İtibar insanların, senin için, mezar taşına kazıyacaklarıdır.” TOLSTOY ise, konuyu çok anlamlı bir formülle ortaya koyuyor; “İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa; kesrin payı insanın gerçek kişiliğini (KARAKTER) gösterir. Paydası da kendisini ne zannettiğini (İTİBAR), payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür. Anlaşılıyor ki kesrin payının büyümesi o kişinin, mutluluk yönetiminde başarılı olmasına büyük bir katlı sağlayacak, işi kolaylaştıracaktır.
4.A) Fikir sahibinin sunduğu fikirler incelendiğinde, genellikle sistemler üzerine olduğu görülür. Fikir sahibinin daima anlamaya çalıştığı ve sorguladığı olgunun “sistem” olduğu dikkati çeker. Bu sebepten; bazı olayları incelerken hemen öncelikle, “kim hatalı?” sorusuyla değil, “neyin” hatalı olduğu sorusuyla konuya yaklaşır.
4.B) Fikir hamalının fikirlerinin detayında veya perde arkasında çoğu kere insanları bulursunuz. Sistemi değil, insanları sorgulamak ve bu sorgu üzerinden fikir üretmek fikir hamalının bakış açısıdır. Bu sebepten, yanlışlıkların araştırılması ve düzeltilmesinde öncelikle “kim hatalı ? ” sorusu ile işe başlarlar.
5.A) Fikir sahipleri savlarını sağlam verilere dayandırırlar. Yani, fikir sahibinin kararlarını oluşturan veri tabanı bilimsel özelliktedir. Duygusal oldukları anlarda mümkün olduğunca karar oluşturmaktan kaçınır. Karşısındakiler duygusal anlamda oluşturdukları kararlarla kendisine yaklaşsalar ve bu kararlar; ister çok iltifat içerikli olsun, ister hakaret içerikli olsun, dikkate almazlar; insanlara, bu duygusal kaynaklı konulara ve fikirlere göre davranmazlar. Fikir sahibinin davranışları, kendisinin bilimsel veri tabanına göre oluşturduğu fikirlerden kaynaklanır.
Mutluluk yönetimi konusunu ortaya koyarken, karar ve fikrin, özellikle fikir sunuşunun öneminden söz etmiştik. Şimdi konu karar ile yakından ilgili hale gelmişken, karar hakkında biraz daha açıklama yapmak yararlı olacaktır.
Öncelikle bilinmelidir ki, “iyi olmayan bir karar” bile kararsızlıktan iyidir. Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim, “Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ölüme götürür” demekle, bir padişah deneyimiyle kararsızlığın olumsuzluğunu ortaya koymaktadır.
Her “karar” kendine özgü bir “risk” taşır. İnsanların bazıları bu riskleri düşünerek ve risklerden çekinerek karar vermekten korkarlar; böylece, kararsızlığın tehlikesini yaşarlar. Ancak; bilinmelidir ki, “risk” yönetilebilen bir olgudur. Yönetebildiğimiz olaylardan çekinmek ve korkmak doğru olmaz. Yönetebilmek demek, kumanda bizde demektir. “Karar”ın bir risk içermesine karşın, kararsızlık ise, “belirsizlik”e yol açar. Belirsizlik yönetilebilen bir şey değildir, belirsizliği yönetemezsiniz. Yönetemediğiniz şeyden korkabilir, çekinebilirsiniz; çünkü, kumanda sizde değildir.
“Risk”i yönettiğiniz süreç içerisinde siz bu yönetimi yaparken, farkına varmasanız da “sorumluluk” yüklenirsiniz; sorumluluk duygunuz kuvvetlenir. Oysa “belirsizlik” dönemi yaşıyorsanız, bu dönem size “sorumsuzluk” hali kazandırır. Sorumluluk, yaptıklarınız veya yapamadıklarınızdan “hesap verme” durumu olarak tanımlanır. Bu noktada, üstün bir vasıf olan sorumluluk duygusunu iki gruba ayırmak mümkündür. Birisi sizin dışınızda bir mekanizma veya kişiye hesap verme durumudur; diğeri ise, dışınızdaki bir şeye değil de, bizzat kendinize hesap verebilme yeteneğidir. İnsanın kendisiyle hesaplaşabilmesi sonucu oluşan sorumluluk, en güzelidir ve mükemmel bir davranış biçimidir; çünkü, kendinizi kandırabilmeniz mümkün değildir. Dışınızdaki bir mekanizma veya kişiye hesap verebilmeyi sorumluluk için yeterli gören bir bakış açısı, dışındaki birisine yanlışı doğru gösterebilir. Fikir sahibini hesaba çekmeye, kendisi yeter.
Karar ve kararsızlık kıyaslamasını formülleştirerek özetlemek gerekirse:
Karar+Risk Yönetimi + Sorumluluk → BAŞARI
Kararsızlık+Belirsizlik+Sorumsuzluk→ ANLAMSIZLIK
“Karar”ın ayrıca iki önemli koşulu vardır: Karar zamanında verilmelidir ve karar doğru olmalıdır.
“Karar”ı güçlendiren besin kaynağı, karar verme sürecine bilgi enformasyonunun sağlanmasıdır. Vereceğiniz her türlü kararda, yaşamın her halinde, karara bilgi desteği sağlamak çok önemlidir. Günlük hayatta biz buna, “şu konuyu sizinle istişare etmek isterdim.” diye yaklaşırız. Fikir sahibinin her işi istişareyledir. Kendinizi, ailenizi, apartmanınızı, mahallenizi, şehrinizi veya ülkenizi yönetiyor olsanız da istişare kuralı değişmez.
Alınan kararların istikrarlı devamlılığına, kararın sürdürülebilirliği diyebiliriz. Bazı insanlar kararlarından dönmeyi ar meselesi haline getirirler ve “Bir kez öyle söyledim, dönemem” diyerek, konuyu mertlik veya dürüstlük haline dönüştürürler. Karardaki bu direnme bir “inat” sonucu ise, bizim anlatmaya çalıştığımız kararın istikrarı, kararın sürdürülebilirliği bu değildir. Bu noktadaki “inat” da duygusal bir yaklaşımdır. Zaten biz karardan duygusallığı kaldırmak arzusundayız. Alınan kararın veri tabanı incelendiğinde, yani bizi o karara götüren dayanaklar gözden geçirildiğinde, bu dayanaklar duygular ise, bu yolla oluşan karar sürdürülebilir olamaz, hatta çoğu kere doğru da olamaz. Kararın dayanakları bilimsel verilerden oluşuyor ve bir felsefeyi barındırıyorsa, böyle kararlar sürdürülebilir özellikte olurlar.
Kararlarımıza evrensel özellik kazandırmamız da mümkündür. Kararın evrenselliği, mutluluk yönetiminizde medeniyet standartlarınızı yükseltmenize yol açar. Karar almak istediğiniz konuda, dünyanın ulaştığı bilimsel noktada ne düşündüğü ve bu konuyla ilgili dünyanın deneyimlerinin neler olduğunu öğrenerek bir kanaate varmak evrenselleşmede birinci adımdır. Günümüzde gelişen bilişim teknolojileri hayatın içine tüm kolaylıklarıyla girmiş olmasından dolayı bu birinci adımı gerçekleştirmek artık, ulaşılmaz değildir. Bundan sonra atılması gereken adım, bir bahane üretmeden, sahip olduğunuz imkanlar çerçevesinde mutlak bir çözüm kararı oluşturmaktır.
Bütün bunlara bir cümle ile, “Global düşün, yerel çöz” diyebiliriz. Ancak kararın evrenselliğinin üçüncü adımı, önemli bir hedefin kararıdır; bu hedefin bilincinde olunmazsa yerellikten kurtulmak mümkün olmaz. Bu son adımda dikkat edilecek husus; yerelleşmeden, ama yerelden başlayarak evrenselleşmektir. Böylece; “Canım bu da idare ediyor; fazlası gerekmez.” diyen yanlış bakıştan, kararları kurtarabiliriz.
Gerçek manada “kutsal”, bana göre; bilim ve hürriyetin birleştiği noktadır. İşte, kararların kutsallığında da bu tanımdan hareket etmek gerekir. Hür iradeyle ve ön yargılardan arınarak verilen karar kutsaldır. Ön yargılarından insan iki türlü arınır: Birincisi; yeni ön yargılar edinerek, eskileri terk edebilir ve bu terk ile arındığını sanır. İkincisi ve doğrusu; ön yargıların yerine bilimi hakim kılmakla olur. Terk etmeyi bilim ile, bilim uğruna ve bilime göre yaparsanız ön yargılarınızdan sürdürülebilir özellikte arınırsınız, aslında ön yargılardan bu yolla arınma, hürriyeti yanında getirir.
Burada bahsettiğimiz kutsal kararların oluşturacağı yaşam da kutsal olur.
Bilim ve hürriyet birlikte yaşam olduğunda, tabular ve ön yargılar o ortamda kendilerine yer bulamazlar, böylece; kararlar ve yaşamlar kutsallaşırlar. Böyle kutsallığın sürdürülebilirliği ise, kararların demokrasisiyle mümkündür. Kararların demokrasisi üç kuralın da hayata geçirilmesini gerektirir. Bu kurallardan birincisi, karar oluşturulmak istenen konuyu ilgilendiren hedef kitlenin, doğru yönde bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesidir. Böyle bir karar ailenizi ilgilendiriyorsa, hedef kitle ailenizdir. Toplumun en küçük ünitesi olan aileden başlayarak millet ünitesine kadar kural geçerlidir. Aslında, bir çok konu ülke genelinde yaşam biçimi haline getirilmek isteniyorsa; öncelikle, bu konuların aile içerisinde halledilmiş olması hedeflenmelidir. Özellikle demokrasi, insan hakları ve çevre korumacılığı gibi konular aile içerisinde, aile bireyleri arasında yaşanabiliyor olmalıdır. Hedef ailedir, çözüm yeri ailedir.
Bilgilendirme ve bilinçlendirme günümüzün, geç kalınmadan, umursanması gereken bir konusudur. Kurum ve kuruluşların aldıkları kararlarla ilgili, kararlar alınmadan önce faaliyete geçecek olan ve hedef kitleyi bilgilendiren ve bilinçlendiren birimlerinin olması, demokrasi adına çok güzel örnek oluşturacaktır. Hedef kitlenin bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi, ayıp olmasın diye gerçekleştirilen bir aktivite değildir; kararların demokrasisini gerçekleştirmeden önce tamamlanması gereken bir alt yapıdır. Çünkü, kararın demokrasisinin ikinci kuralı; hedef kitlenin, karar sürecine ve özellikle kararın alınması anına, demokratik ortamda katılımının sağlanmasıdır. Hedef kitlenin kararlara katılımından istenen verimin ve doğruluğunun elde edilebilmesi, hedef kitlenin konuyla ilgili olarak doğru yönde bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesiyle doğru orantılı olarak çok yakından ilişkilidir. Kararın demokrasisinin tamamlanması, üçüncü kuralın da yerine getirilmesiyle olur. Üçüncü kural; alınan kararların gerektirdiği sorumlulukların belirlenmesi, ilgili taraflarca paylaşılması ve belirlenen sorumluluklara denk gelen yetkilerin de verilmesidir.
Kararın isabetliliği ve gücü, oluşturmakta ortaklaşan paydaş beyinlerin sayısıyla doğru orantılıdır. İki beyin, bir beyinden; üç beyin, iki beyinden… daima güçlüdür ve daha üstün ürünler ortaya koyar. Ancak, burada anlatmak istediğimiz, “Beyinlerin yan yana durması yeterlidir.” şeklinde değildir; beyinlerin birbirlerini tamamlayabilen ve birlikte birbirlerinden ilham alarak düşünebilen ve fikir oluşturabilen bir çalışma sergilemeleridir. Çağımızın yakın gelecekteki en büyük gücü, birlikte çalışmayı öğrenmiş bireylerin oluşturacağı potansiyel olacaktır. Teknolojik bazı ürünlerle karşılaşan insanlar, o ürünleri kullanmakta ve mekanizmalarını çözmekte zorlanınca, hatta bu zorluğu aşmak amacıyla kurslar alınca, beyinin bu ürünü nasıl düşünüp ürettiğine hayret ederler. Oysa, böyle ürünler birbirlerine entegre olmuş beyinlerin çalışmaları sonucu ortaya çıkarlar.
Beyinlerin birlikteliklerinin sınırsız güçleri, insanları ekip çalışmasına yöneltmiştir. Ancak, ekip çalışmasının bir alışkanlık haline gelmesi gereken bir beyin faaliyeti olduğunu göz ardı etmemek gerekir, emir vererek ekip çalışmasının yaptırılamayacağı iyi bilinmelidir. “Benim sözümden çıkmaz, öl desem ölür.” yaklaşımıyla yan yana getirilen insanların oluşturacağı kalabalık, burada söz konusu olan ekip çalışması değildir. İnsanın kendisinden de yeteneklileri ekibine alabilmesi ve onların beyinlerine hürriyet tanıması önemli bir meziyettir.
Yapılan işlerin veya elde dilen ürünlerin bir ekip çalışması sonucu olup olmadığını basit bir soru ile anlayabilmek mümkündür. “Hayır, bunu yalnız üretemezdim.” cevabının verilebilmesi, işin konusu ne olursa olsun, o çalışmada bir ekibin varlığını gösterir.
Ekip çalışmasıyla, tek başına elde edilenden, daha ileri bir ürün elde edilir. Ekip çalışmasının ürünündeki orijinallik, üstünlük ve farklılık, bir müzik orkestrasının çeşitli özellikteki enstrümanlarının birlikte, bir yöntemle ortaya çıkardıkları farklı bir müzik eseri gibidir. Ekip çalışmasını fark eden beyinler, bu çalışma ortamından ve eserlerinden büyük haz alırlar; bu beyin hazzı, ekip çalışmasını kamçılayan önemli bir unsurdur. Beyinler, ortaklaşan beyinin gücünü ve hazzını bilirlerse, bir ekip çalışmasının paydaşı olabilmek için telaşlanır ve heyecanlanırlar. Beyinlerin birleşmekten ve birlikte üretmekten aldıkları hazzın kaynağı, beyinlerin bölücülüğü sevmeyen bir bilimsel alt yapılarının olmasındandır. Bu sebepten; evrensel sevgi ve barış, önyargılarından arınmış ve bölücülüğe karşı özellikteki bilimsel alt yapısına kavuşmuş beyinlerin özlemidir. Özellikle çocuklarımızı yetiştirirken, gençlerimize yaşam imkanları tanırken, onların beyinlerini ekip çalışmalarına hazırlamış olmalarını sağlayacak eğitim politikalarını acilen ve öncelikle uygulamaya koymak gerekir. Ülkelerin bazı sorunları çözülemez özellik kazanıyorsa, çözüm yolları yukarıdaki açıklamalar dikkate alınarak gözden geçirilmelidir. Bazı sorunların oluşumu, üyeleri birbirinden habersiz de olsa, bir ekip çalışması sonucu olduğundan, çözüm yolları da ekip çalışmasıyla bulunmalıdır. Çözülmesi gereken konu bir çok beyinin ürünü ise, çözüm bir beyin ile üretilemez.
Önemli kararların alındığı noktalarda yetkili olan üst düzey görevliler, kararların oluşturulması ve kararların alınması olgularını iyi ayırt etmelidirler. Karar alıcı yetkisinde olmak, karar oluşturmak da sanılmamalıdır. Karar oluşturmak ve karar almak, çok farklı yetenekleri ve farklı süreçleri gerektiren iki farklı olay olarak ele alınmalıdır. Karar oluşturanların, karar alma yeteneği olmayabilir. Karar oluşturmak, multidisipliner ve interdisipliner özellikte bilimsel bilgi akışı içerikli ekip çalışmasını gerektirirken; karar almak ise, müteşebbis ruh, risk yüklenebilme cesareti ve kararlı iş takibini gerektirir.
Karar alma yetkisine sahip olanların, bu yetkinin gücünden aldıkları güven ve dokunulmazlıkla “Ben akıllıyım ve haklıyım, ben bilirim.” diyerek konulara yaklaşmaları önlenmesi çoğu kez imkansız olan tehlikeli bir yönetim tarzıdır. Karar alıcı, karar oluşturucu bir ekip kurabilmekte ve ekibe hür ve demokrat çalışma ortamı sağlamakta, karar sürecine gereken bilgi akışının kullanılabilir bilgiler olarak sağlanmasında yetkilerini ve imkanlarını kullanırsa, kendi kararlarının isabetliliği ve gücü artar. Karar oluşturucular, karar alıcılar için gerçekleştirdikleri ekip çalışması sonucu alternatifli ve projeksiyonlu kararları hazırlarlar. Bu hazırlıktan sonra karar oluşturucuların görevi tamamlanır. Asıl kararın, sunulan alternatifler arasından seçilebilmesi, uygulanabilmesi, izlenebilmesi ve sonuçlandırılabilmesi ise, karar alıcıların yetenekleriyle çok yakın ilişkilidir.
5.B) Fikir hamalının yaşamında zanlarıyla hareket alışkanlık olmuştur. Oysa, fikir sahibi için kararlarının, bilimsel özellikte veri tabanına dayandığını ifade etmiştik. Buna karşın fikir hamalının fikir ve kararları, çoğu kere zanlardan kaynak alır. Fikir hamalı bilime önem veren bir yapıda bile olsa, davranışlarını zanlarından kurtaramaz. Eğer, özür dileme meziyetine sahipse, “Öyle zannetmiştim, kusura bakmayın.” cümlesini çok kullanır. Dolayısıyla duygusal anlarında, daha sonra çoğunlukla pişman olmasına rağmen, kararlar alır; romantiklik, hırs, nefret, kin, acıma, sevinç halleri karar ve fikirlerinin oluşumuna büyük katkı sağlar. İnsana yakışmayan bu davranışların kökenleri incelendiğinde karşınıza yine zanlar çıkar. Zanlar genellikle insanların heyecanlarını daha çok kamçılıyorsa; o insan, ön yargıları ile davranmaktan kendisini alamaz. Ön yargılar kesinlikle bilimden beslenmezler, ama zanlar ön yargıları besler ve vazgeçilmez huylar haline bile getirir. Fikir hamalının yakın çevresindekilerle çok sıkça yaşadığı kırgınlık ve küskünlüklerin bir çoğunun sebebi zanlara dayanır. Unutmamak gerekir ki; ilim, insanı hakikate, zan ise, felakete götürür.
6.A) Fikir sahibi iyi bir dinleyicidir. Konuştuğu veya dinlediği kişinin yüzüne bakmaya özen gösterir. Karşısındakini dinliyor görünmek nezaketi için dinlememektedir. Fikir sahibi karşısındakini anlamak için dinler. Fikir sahibi için olumlu iletişimler kurmak çok önemlidir. İletişimi sağlayacak ilk önemli adım, karşınızdakini anlamanız ve anlama gayret ve niyetinizin anlaşılmasıdır. Fikirlerinizin bir yerlerinde karşınızdakilerle buluşmak istiyorsanız, öncelikle karşınızdakini anlamalısınız. Yalnızca dinlemekle bile karşınızdakine yararlı olabilirsiniz; eğer, kişiyi iki-üç kez dinleyebilirseniz, onun tüm yüklü duygularını tahliye etmiş olursunuz.
6.B) Fikir hamalı ise, hep kendisinin dinlenilmesini ister. Başkalarının konuşmalarına çok fazla tahammül edemez. Eğer dinlemek zorunda kalırsa, karşısındakinin yüzüne bakmakta zorlanır; konuşma bitsin diye beklerken, hemen yakınındaki bir şeylerle oyalanır. Böyle davranıyor olmasına karşın, kendisinin dinlenilmemesine dayanamaz; bazen bunu kendisine hakaret kabul ettiğini belirten hırçın davranışlar da gösterir. Ayrıca bir yetki, makam veya bir güç sahibiyse fikir hamallığı karakterini kat kat artırarak sergiler.
7.A) Fikir sahibi insanlara güvenir. Planlarını bu güven üzerine bina eder. Fikir sahibinin bu güveni, saflık ve bir şey anlamazlık manasında değildir. “Var”ı olduğu gibi seven anlayışla, insanlara yaklaştığı “kabul” duygusuyla gelen bir güven, fikir sahibinin kararlarını etkileyen önemli bir unsurdur.
Pestalozzi, “Sevgi, sevgiden başka bir şeyle uyandırılmamıştır. Güven, güvenden başka bir şeyle uyandırılmamıştır.” diyerek, sevgi ve güven oluşturmanın yolunun, öncelikle sizin sevgi ve güven göstermenizden geçtiğini belirtmiştir. Evet, size güvenilsin istiyorsanız, önce siz güveneceksiniz; sizin sevilmenizi istiyorsanız, önce siz seveceksiniz.
7.B) Fikir hamalı genellikle kimseye güvenemez, işlerini şüphe üzerine bina eder. Oysa, şüphe tehdit getirir; böylece, başkaldırı körüklenir ve sistem çalışamaz hale gelir. Zan, şüphe, ön yargı; bunlar, birbirlerinin oluşumuna yol açan, birbirlerinin artmasına sebep olan hallerdir. Zan, şüphe, ön yargı üçlüsü ile kararlar oluşturanların en yakınlarından başlayarak, ilişkide olduklarıyla sürekli bir sürtüşme içerisinde olması kaçınılmazdır.
8.A) Fikir sahibi için her insan ayrı bir dünya, ayrı bir kütüphanedir. Fikir sahibi, insanları danışılacak birileri olarak görür. İnsanların fikirlerinden ilham alarak, yeni ve orjinal fikirlere ulaşmak mümkündür; bu sebepten, her insan ilham kaynağı olarak ayrı bir değerdir. Bu kaynağın kurutulmaması gerekir.
8.B) Fikir hamalına göre insanlar disiplinize edilmesi gereken birileridir. İnsanlara böyle yaklaşan fikir hamalları, övgülerini bile yukardan bakan bir tavırla yaparlar. Fikir hamalına göre insanlar fikir kaynağı değil, sorun kaynağıdır; bu yüzden, “senin sorunun ….” gibi başlayan cümlelerle çevresindekilere bir psikolog gibi davranırlar.
9.A) Fikir sahibi konulara karşısındakinin gözüyle bakarak yaklaşmayı bilir; bu davranış fikir sahibine zor gelmez. Bu sebepten, fikir sahibinin en önemli meziyetlerinden birisi uzlaşmaktır. Sonucunda, uzlaşma ve asgari müştereklerde buluşarak yeni yaşam yolları geliştirmek bulununca, tartışmak da çok hayırlı bir iş olur.
9.B) Fikir hamalı konuşulan veya incelenen konularda herkesin kendi gözüyle bakmasını ister ve bunu da bekler; kendi gözüyle bakamayanları ise, işi kavrayamamak ve anlayamamakla suçlar. Fikir hamalı hemen hemen her konuda “Ben haklıyım ve akıllıyım; ben bilirim.” diye düşündüğünden karşısındakilerin de, ancak kendi gözüyle bakarlarsa doğruyu bulacaklarını düşünür. Kendisini hep haklı ve doğru sanmasıdır ki, onun başkalarının gözüyle bakmasını engeller. Bu kişide ayrıca bir güç de varsa, çevresinde gerçek olmayan dostlar vardır ve menfaat ilişkileri bozulmasın diye ona hep “evet” derler; o da bu “evet” diyen ve gerçek dost olmayanları daha çok sever.
10.A) Fikir sahibi, yaşamla ilgili ne bir hüzün, ne bir korku duyar. “Hüzün” geçmişin ifadesidir. Yaşamış olduklarınızın geçmeyen üzüntüleri, sizde hüzün halini oluşturur. Bu hüzün halinin kişide yaşam biçimi olması durumu, yaşanacak yeni günleri, yeni kararları ve yeni fikirleri hep olumsuz etkileyecektir. Fikir sahibi geçmişi zihninde sürekli yaşama yerine, geçmişten dersler çıkarmasını öğrenmiştir. Fikir sahibinin kendi yaşadıkları ve diğer insanların yaşadıkları, fikir sahibi için yararlanılması gereken önemli bir deneyim kitabıdır. Önemli olan, bu deneyim kitabını iyi okuyabilmek ve iyi değerlendirebilmektir. Fikir sahibi yaşananları hüzne çevirecek olan “keşke” kelimesini anlamsız bulur; çünkü, olaylara geçmişi geri getiremeyeceği ve müdahale edemeyeceği bilinciyle yaklaşır.
“Korku” ise, geleceğin ifadesidir. Fikir sahibi gelecek için hep ümitlidir; bu yüzden, kaybolmayan bir umut taşır. Bu umut, onun gelecekten korkmasını önler. Fikir sahibinin tükenmeyen umudu daima bir hedefinin bulunmasındandır. Fikir sahibi hayatının önceliklerini belirlemiş ve bu önceliklerine göre, günlük yaşantısının içerisine hedefler yaymıştır.
Fikir sahibinin önemli özelliklerinden birisi, şu an meşgul olduğu şeylerdir. Fikir sahibi şu an; geçmişten aldığı veya edindiği deneyimler ile gelecekle ilgili hedeflerine ait umutları ışığında mutlaka bir eylemle meşguldür. Çünkü, fikir sahibi deneyimlerini ve hedeflerini yaşama çevirmek arzusu ile eylemler planlar. Fikir sahibinin deneyimleri, hedefleri, umutları ve öncelikleri zamanını yönetmesini de gerektirir.
10.B) Fikir hamalı tedirgin yaşar, tedirgin yaşam onun için bir alışkanlık halini almıştır. Fikir hamalındaki tedirgin yaşamın temellerinde geçmiş ve gelecekle ilgili öğeler vardır. Geçmiş olayların izi, fikir hamalında duygusal davranışları hayata hakim kılar. Fikir hamalını ele veren en önemli davranışlarından birisi geçmiş olaylarla ilgili “kin” duymasıdır, bazen bu “kin” bütün davranışlarına yansır. “Ağzınla kuş tutsan, bana yaranamazsın artık.” diyerek de “kin”deki inadını belirtir. Geçmişle ilgili hüzün halleri ise, gelecekle ilgili tedirgin davranışlara yol açar. Fikir hamalının gelecekle ilgili plan ve hedefleri genellikle zan, şüphe ve önyargı üçlüsünden kurtulamadığı için gelecek düşüncesi, fikir hamalında korku, endişe ve yeni şüpheler oluşturur. Fikir hamalı bütün bunlar yüzünden, şu anından emin olamaz ve tedirgindir. Planladığı eylemlerle, çoğunlukla zamanını da boşa harcar. Tedirgin hal fikir hamalının zamanını yönetmesini engeller.
11.A) Fikir sahibinin beyninin perdeleri insanlara açıktır, yani şeffaf yaşamı prensip edinmiştir. Konunun ilgilisi fikir sahibinin düşüncelerine güvenir, bir gizlilik hissetmez. Fikir sahibinin bu şeffaf düşünce tarzı ve davranışı konunun ilgilisini zandan kurtarır; böylece, zan-şüphe-önyargı üçlüsünün döngü zinciri kırılmış olur.
11.B) Fikir hamalına gizlilik, rahatlık verir. Fikir hamalı bazı şeyleri gizli düşünür, planlar ve uygularsa güçlü olacağını sanır. Buradaki söz konusu olan gizlilik, konunun ilgilisinin bilmesi gereken kısımlar manasınadır. Konunun ilgilisi bilmesi gereken kısımları, hakkı olduğu halde normal yaşam kuralları içerisinde elde edemiyorsa “zan” tuzağına düşebilir. Bu tür sebepler yüzünden bir insan, zan-şüphe-ön yargı üçlüsünün döngüsüne kapılsa ve karşısındaki de gizlilik sevdalısı bir fikir hamalı ise, bu ikilinin ilişkisini ve sonuçlarını tahmin etmek zor olmaz. Fikir hamalının beyin perdelerinin gerisi fark edilir ve konu kendisine sorulursa da, “Şimdi bunun sırası değil ….” gibi mazeretlerle konudan kaçtığını görürsünüz.
12.A) Fikir sahiplerinin en hassas ve dikkatli oldukları anları fikirlerini sundukları anlarıdır. Fikir sahipleri için insan ilişkileri, en üst düzeyde önemsenmesi gereken bir konudur. İnsanlar karşılaştıkları fikirlerdeki manadan önce, o fikrin kendilerine geliş yöntem ve biçimine bakarak bir tavır oluştururlar. Oluşacak bu tavrın olumluluk derecesi, ilişkilerin memnuniyet derecesini çok yakından ilgilendirir. Konunun uzmanları, sakince ifade edilen gerçeklerin, insanların fikirlerini değiştirmelerinde tehdit veya güç kullanımından daha etkili olduğunu belirtmektedirler. Ayrıca, fikir sahipleri yapılmasını planladıkları bir işin, “nasıl yaptırılacağı”nı değil, “nasıl yapılacağı”nı düşünen bir yapı sergilerler. Bir işin nasıl yapılacağının içinde yetki ve sorumlulukların paylaşıldığı, şeffaf ve bilgi-beceri hiyerarşisine dayalı bir ekip çalışması bulunurken; işin nasıl yaptırılacağı ise, emir, hile, tehdit, çalışanı ve başaranı işin sonunda umursamamak … gibi unsurlardan biri veya bir kaçını içerir.
Fikir sahipleri fikirlerini açıklayıcı sunarlar. Karşılarındakileri ikna etmeleri gereken bir konu varsa, ikna edinceye kadar nazik ve sabırlıdırlar. Fikir sahiplerinin yaşam biçimi haline getirdikleri bir davranışları da şöyledir; ne söyleyeceklerse başarabildikleri en güzeliyle söylemek, ne yapıyorlarsa mümkün olduğunca estetik bir yumuşaklıkta yapmak. Bütün bunları yaparken fikir sahibi aferin veya takdir almak arzusuyla yapmaz, kesinlikle bu davranışlarının bir karşılığını da beklemez; normal insanın böyle olması gerektiğine inanır.
Kendilerini oldukça iyi geliştirmeyi başarmış fikir sahipleri önlerindeki konu ne, kişiler kim olursa olsun kızmazlar, birilerini bilerek, planlayarak veya davranışlarıyla kızdırmazlar; insanların onurunu o kadar önemserler ki, kimseyi kırmazlar, “var”ı olduğu gibi zorlanmadan sevmeyi başardıkları için kimseye kırılmazlar. Ulaşılan bu güzel noktayı 4KF (Dört “K” Faktörü) diye simgeleştirmek mümkündür; Kızmaz, Kızdırmaz, Kırmaz, Kırılmaz.
12.B) Fikir hamalları fikirlerini dikte ettirircesine sunarlar. Onların normal konuşmaları bile dikte ettiren bir ses tonuyladır. Bu ses tonunun altındaki gerçek, insanlara doğruyu öğretmek gibi bir görevleri olduğunu sanmalarıdır. Bu sebepler yüzünden hep birilerini değiştirme veya beğenmeme gayreti içerisindedirler. Oysa, hiç kimse bir başkasını yeniden biçimlendirme kudretine sahip değildir, ancak karşınızdakini olduğu gibi beğenmekle, ona kendisini değiştirebilme gücünü verirsiniz. İnsanlara değişebilme arzusu ve gücü kazandırabilmek çok önemlidir; çünkü, insan ancak kendisini değiştirebilir, ama başkasını asla.
Fikir hamalının dikte ettiren edası, söyledikleri çok doğru fikir ve öneriler olsa da, insanlarda olumlu etkiler yapmaz. Anne ve babaların çocuklarına doğruları anlatamama sebeplerinden birisi, bu tür fikir hamalı davranışıdır. Fikir hamalları insanların davranışlarını gözlemeyi ve manalar çıkarmayı da önemserler; planlarını zanları üzerine bina ettikleri için kendilerine gerekli olan zanları edinebilmek amacıyla kendileri veya başkaları tarafından birilerini gözetletirler. Bir çok konuda insanlarla yüz yüze görüşebilme cesaretini kendilerinde bulamadıklarından, üçüncü kişi kullanmak gibi alışkanlıkları vardır. Zan-şüphe-ön yargı döngüsünü beslemek zorunda hissederler kendilerini. Oysa, karşısındakinin anlamadığını ve aptal olduğunu sanmak, belki de aptallıkların büyüğüdür. İnsanların bu tür konulardaki sessizliklerini kendi başarıları sanır, fikir hamalları. Sessiz duran kişi içerisinden, “Sen kim oluyorsun, ben işimi senden daha iyi bilirim ve yaparım.” tepkisi gösteriyor olabilir çoğu kere.
Fikir hamalları, fikirlerini dikte ettiren açıklamalarına destek olarak yasaklar da oluştururlar, insanlar kendi istedikleri gibi davransınlar diye yasak, günah ve ayıp sınırlamalarından yararlanmayı çok iyi bilirler. İnsanları yasak, günah ve ayıp kelimeleriyle köşeye sıkıştırmak ve korkan kişiye kendi fikirlerini ise, çıkış yolu gibi göstermek, yöntemleridir. Sonra, kızgın sacda oynattıkları kişilere, memnun olsun diye şeker vererek sevgilerini göstermeye çalışırlar.
13.A) Fikir sahibi, insanları yönetmek değil, yönlendirmekten yanadır. Olumlu ve doğru yönlendirmelerin sağlanmasında fikir sahibi, motivasyon amaçlı teşviklerden ve ödül verilmesinden yanadır. Gazeteci yazar Can Dündar, bir makalesinde sisteme şöyle sesleniyordu, “Kendimize çoban değil, koordinatör arıyoruz. Ve kahramanca ölmek değil, insanca yaşamak istiyoruz.” Evet, insanların arzusu, yönlendirilmek ve içlerindeki yetenekleri açığa çıkaracak ve geliştirecek muamelelerle karşılaşmaktır.
13.B) Fikir hamalı, insanları yönlendirmek değil; yönetmek ister, kendi isteklerine veya düşüncelerine göre davranmalarını bekler. Elbette insanlar fikir hamallarının düşüncelerine göre yönetilirken hata yapabilirler, işte bu hataların düzeltilmesi ve fikir hamalına göre doğru olanın bulunabilmesi, ancak onları cezalandırmakla mümkündür. Çeşitli cezalar sonucunda köşeye sinen insanların inanmasalar da, kendilerinden isteneni yapıyor olmaları, fikir hamalına haklılık duygusu yaşatır ve “Nasıl da yola geliyorsunuz. İşte, sizin anladığınız dil budur. Sizin hakkınızdan böyle gelinir” … gibi sözler söylemesine sebep olur.
İnsanlarla ilişkileri bu bakımdan iki ana gruba ayırmak mümkündür; birisi “Sindir ve Yönet”, diğeri ise “Geliştir ve Yönlendir”. Bu iki yoldan elbette ki, fikir hamalına uygun gelen “Sindir ve Yönet”dir. Bu yöntemi yaşam biçimi olarak benimseyen fikir hamalı, işine yarayacağı düşüncesiyle insanların sindirilmesine sebep olacak her konuyu değerlendirir. “Geliştir ve Yönlendir” yöntemi fikir hamalının korkulu rüyasıdır. Gelişen insanlardan korkar ve insanların gelişmelerine yol açacak şeyleri gizlice engellerler. Bazen, “Canım, şu kadar gelişmelerinin bir sakıncası olmaz; bu kadarcığıyla beni geçemezler.” diye tespit ettiği gelişme yollarını açarak, “Bakın, ben gelişmelerden yanayım.” mesajı vermeye çalışırlar.
Fikir hamalları başkalarına ait başarıları bazen takdir etmek zorunda kaldıklarında beden dilleri alaycı bir tavır takınır. Başkalarının başarılarında çok küçük payları varsa, bunu karşısındakine hatırlatmayı ve ona da tasdik ettirmeyi de ihmal etmezler. Oysa, bu alaycı yaklaşım ve tavırları insanların o ortamdan kaçmasına sebep olur.
14.A) Fikir sahibi ve fikir hamalını keskin hatlarla birbirinden ayıran ve tanınmalarını çok kolaylaştıran bir konu da “Güç” ile ilgilidir. Fikir sahibi, “Güç korumayı ve paylaşmayı gerektirir.” derken, fikir hamalı “Güç”ü sindirmek, yok etmek ve susturmak için kullanır.
Fikir sahibine göre; her insan, bir başkası dikkate alındığında ona güç sağlayacak bir farka sahiptir. İnsan, işte bu farkını, paylaşmak ve gerektiğinde korumak amacıyla değerlendirmelidir. Çünkü, insanlar güçlerini paylaşır ve koruyucu kullanırlarsa yücelir ve daha güçlü olurlar. Paylaşılan güç, paylaşanlar kadar artar. Ancak, burada önemli olan bir hususun da farkındadır fikir sahipleri; güç paylaşmanın ve gücü koruyucu kullanmanın karşılığı aranmaz ve beklenmez.
Mutluluk yönetiminin akıl-karar-fikir üçlüsünün döngü ürünü olduğunu çok iyi anlamış olan fikir sahibi, gücün en önemli kullanıldığı yerin “fikir özgürlüğünün bekçiliği” olduğuna inanır. Hatırlayacaksınız “kutsal” olmayı “hürriyetin bilimle buluştuğu noktalar.” olarak tanımlamıştık. İşte, bu tanımdan hareket edecek olursak, fikir özgürlüğünün bekçiliğini yapan “Güç”ün “Kutsal” bir değer kazanacağını kolaylıkla görürüz. Fikir özgürlüğünün bekçiliğini yapacak bir güç her insanda bir farklılık olarak vardır; böylece, insanlar farklılıklarını kutsallaştırırlar. Bu kutsallıklar tapınılan değerler değildir; hürriyetin, insanı evrensel sevgi ve barışa, yani evrensel gerçeğe ulaştıracağı basamaklardır.
Fikir sahibi, insanların başkalarına göre sahip oldukları farkların ve bu farklılığın kazandırdığı gücün, o insana büyük sorumluluk yüklediğinin farkındadır. Aslında, işte bu sorumluluğu yerine getirememek korkusu fikir sahibine güçlülük değil, güçsüzlük hali yaşatır. Çünkü, sahip olduğu farklılık ve gücün ihtiyacı olanlara ait olduğunun bilincinde olan fikir sahibi, bu farklılık ve güce sahip çıkmaz, onu sahiplerine yöneltir.
İnsanların farklılık ve bu farklılığın getirdiği gücü, ilgilisiyle paylaşması ve koruyucu değerlendirmesine bir örnek vermek istiyorum. İnsanların telaşla koşturdukları, trafiğin hızla aktığı bir caddede karşıdan karşıya geçmeniz gerekti. Ne kadar da kolaydır, bu sizin için. Hatta bunun kolay mı, yoksa zor mu olduğunu belki de hiç düşünmediniz. Caddeden karşıdan karşıya geçmenizi sağlayan farklılığınızı çok önemsememiş olabilirsiniz. Ama o gün, bunu fark ettiğiniz bir gündü; çünkü, sizin için çok normal olan caddeden karşıdan karşıya geçmeyi yaparken, yanınızda bu işin kendisine zor geldiğini gördüğünüz, beyaz bastonlu a’ma bir insan vardı. Siz, o beyaz bastonlu insana göre bir farka sahiptiniz; “Görebiliyordunuz”. Bu fark, bu konuda ve ona göre size bir güç kazandırmaktadır. Siz bu gücünüzü beyaz bastonlu insanı sindirmek için kullanmayı düşünmezsiniz bile. Hemen o insana yardımcı olmak için, o tarafa doğru davranırsınız. Gerekiyorsa beyaz bastonlu insanımızın koluna girersiniz, caddeden karşıdan karşıya geçirmek amacıyla. Hiç tanımadığınız ve sizi görüp takdir edemeyecek birisine, “aferin” almayı düşünmeden yardıma kendinizi farkına varmadan mecbur hissedersiniz. Caddeden geçerken beyaz bastonlu insanın ayağı bir çukura rastlasa ve bir zorluk yaşasa; bu işi iyi yapmamakla onu değil, kendinizi suçlarsınız. Hayret; güçlü olan sizsiniz, ama bir başarısızlıkta kendinizi suçluyorsunuz. Çünkü, görüyor olmanız size bir sorumluluk yükledi ve bu sorumluluk sizi güçsüz yaptı. Farklılığınıza rağmen, yaşadığınız güçsüzlük, yani gücünüze sahip çıkmamak nasıl da içinizi anlatması zor bir huzurla kapladı değil mi? Karşıdan karşıya geçtikten sonra bir süre arkasından bakarsınız beyaz bastonlunun, onun selametle yoluna devam ettiğini görüp rahatlar, sonra işinize devam edersiniz. Hatta yaşadığınız huzur, size ne işle meşgul olduğunuzu, yani dış dünya şartlanmalarınızı bir an unutturmuştur da, “Ben ne yapacaktım?” diye kısa bir düşünme ihtiyacı duyarsınız. Beyaz bastonlu size teşekkür etmese de aldırmazsınız, sizi, yardım edeni görmediğine de bozulmazsınız. Bu paylaşmanın gizliliği size ayrı bir huzur vermiştir çünkü. Görebiliyor olmanız farkını ve bu farkın size sağladığı görebilme gücünü ihtiyacı olanla paylaştınız ve bu gücü, korumada kullandınız. Bu paylaşma ve koruma, fikir sahibinin gücü değerlendirme prensibidir. Bütün farklılık ve güçlerinizi mümkün olduğunca böyle değerlendirmeniz size, insan olmanın sınırsız ülkesinde krallık verecektir.
14.B) Fikir hamalı için “Güç”, insanları sindirmek için kullanılmalıdır. Böylece, insanlar bu “Güç”ten korkarlar ve hadlerini bilirler. Fikir hamalına göre, “Güç” beyinlere de tesir etmeli, insanlar rast gele şeyler düşünmemelidir. Fikir hamalı, fikirleri disiplinize etmenin en kolay yol olduğuna inandığından özgür fikir değil, kendine özgün fikirleri ve bunları üretenleri sever. Fikir hamalı, düzenin bozulma sebebi görür konuşan ve düşünen insanları. Dolayısıyla sahip olduğu güçleri, özellikle düşünme ve konuşmayı engellemek için kullanınca, düzenin bozulmasını önlediğini sanır. Oysa, böyle susturulan insanların sessizliği, kürek mahkumlarının fırsat bekleyen sessizliğidir. Bu sessizlik bekler ve birikirse, sonuçta çıkan sese artık fikir hamalının var sandığı gücü yetmez; bu sesin karşısında önce fikir hamallarının gücü boyun eğer ve yıkılır. Sesin hürriyetini kazanmasında oluşan enerjinin ne kadar güçlü olabileceğini, ancak iş işten geçtikten sonra görür fikir hamalı.
Fikir hamalı insanları sindirmekte gücün yetmeyeceği noktaları tespit ederek gücünü koruyucu ve sindirmeyi pekiştirici yasaklar oluşturur. Bu yasaklara uyanlar ve uymayanlar diye böldüğü insanları kendince mükafatlandırır veya cezalandırır. Amaç, fikir hamalının gücünü kabullenmek ve boyun eğmekle sağlandığı sanılan huzur düzeninin kölelerini oluşturmaktır. Yasaklar ve köleler, fikir hamalının küçücük dünyasının besin kaynaklarıdır.
15.A) Fikir sahibi hizmet etmeyi seven bir şahsiyettir. “Canım, laf mı? Hizmet etmeyi hemen hemen herkes sever.” demeyiniz, lütfen. Burada söz konusu olan hizmet duygusunun karşılığı beklenmez, aranmaz ve hizmet edilen hedef kitle yargılanmaz. Burada anlatılmak istenen hizmet anlayışının her yanını “vermek” duygusu kaplamıştır; “almak” arzusu burada kendisine yer bulamaz. Hele, “Daha büyüğünü alırım” duygusuyla verilen bir şey değildir, bu hizmet. Hizmet alanında bile olsa, “Nasıl olsa daha büyüğünü veya daha iyisini alırım.” planıyla verilenin, “kumar” anlayışından bir farkı yoktur.
Fikir sahibinin insanlara, hatta tüm tabiata “Ne verebilirim?” duygusuyla yaklaşması, bu duygu ile ilişkiler kurması evrensel sevgi ve barışın oluşturulmasında çok önemli adımlardır. İnsanların birbirlerine göre sahip oldukları farklılıklar, yine birbirlerine verebilecek şeylerinin olduğunu gösteren kendi güçleridir. İşte, bu farklılık fikir sahibinin verme duygusunun sermayesidir. Bütün bunlar, fikir sahibinde toplum menfaatlerini öncelikli hale getirir.
15.B) Fikir hamalı ise, kendisine hizmet edilmesinden hoşlanır. Fikir hamalları yönettikleri insanların veya yakınlarının kendilerine hizmette zorunlu olduklarına çok inanır; bu sebepten onları, hizmet edenler ve etmeyenler diye zihinlerinde bölerler. Hizmet etmeyenleri nankörlükle suçlarlar. Onlara davranışını da bu sınıflandırmaya göre yapar; verilmesi gereken hakları bu anlayışa göre dağıtır. Kendisine göre onlara hadlerini bildirmektedir. Fikir hamalları bu yapıları nedeniyle insanlara “Ne alabilirim?” bakış açısıyla yaklaşır ve bu anlayışla iyi veya kötü ilişkiler kurarlar. Birileri için yaptıkları yardım veya iyilikleri bir türlü unutamazlar. Yardım ettikleriyle karşılaştıklarında, önce yaptıkları yardımı, daha sonra o insanı görürler.
Fikir hamalları toplum için de çalıştıklarını iddia ederler. Gerçekten de onları bir çok toplumsal aktivitenin içinde hatta başında görebilirsiniz. Oysa bu çalışmalarında, toplum menfaati elbisesi giydirilmiş şahsi menfaatler söz konusudur.
Fikir hamallarının iyilik veya yardım amacıyla yaptıklarının perde arkasını inceleyecek olursanız, aslında su içtiği çeşmenin bakımını yaptığını fark edersiniz. Kendilerince iyilik saydıkları bu gayretleri için de bir türlü takdire doyamazlar. Bu yüzden, yeni takdirler almak amacıyla tasdikçilerine defalarca bu yaptıklarını anlatırlar.
Bütün konuların ele alınabileceği ve sorunların çözüm bulacağı ilk yerin aile ortamı olduğu gerçeğini dikkate almak gerekir. Burada ele aldığımız konuda da aile ortamı çok önemlidir. Bir aile babası, eşi ve çocuklarını kendisine hizmet etmekle zorunlu düşünerek onlara yaklaşır ve davranışlarını da buna göre ayarlarsa, mutluluk yönetiminde başarı sağlayamaz.
İçinde bulunduğu toplumun fertlerine “Ne alabilirim?” arzusuyla yaklaşanlar, o toplumun “Zalim Efendileri” olurlar. Oysa, topluma “Ne verebilirim?” duygusuyla katılanlar, o toplumun “Ulvi Liderleri” olurlar. Zalim efendiler yıkılınca veya ölünce küçücük olurlar; oysa ulvi liderler ölünce, her gün daha da büyürler.
16.A) Fikir sahipleri niteliğe daha fazla önem verirler. Eskilerin, “Zarf değil, önemli olan mazruftur.” deyişiyle anlatmaya çalıştıkları mana gibi fikir sahipleri zarfı önemsediklerinden fazla, zarfın içerisindekileri önemserler. Ayrıca çoğulcudurlar, yani toplumun dilini de önemserler. Fikir sahiplerinin karakteri haline gelen hürriyet tutkusu, toplumun diline hürmeti gerekli kılmaktadır.
16.B) Fikir hamalları farkına varmadan niceliği önemser tavırlar sergilerler; zarfın içi boş da olsa, zarfın görünüşüyle yücelmek isterler. Fikir hamalları çoğulculuktan ziyade, çoğalmacıdırlar. Toplumun dili değil, kaç kişinin biriktiğiyle ilgilenirler. Bu toplananlara “Öl desem, ölürler.” diye bakarak gururlarını şişirir, şişen bu gururda havalı yatakta yatan insan keyfi sürerler.
17.A) Fikir sahibinin ileri sürdüğü fikirlerin özü, genellikle bir onarmayı veya bir gelişmeyi hedefler. Cümlelerde geçen “fikir” kelimesi düşünceleri günlük yaşamdan uzaklaştırmamalıdır; fikir üretmeyi sadece, özel bir çalışmanın ürünü sanmak yanlış olur. Bir insan; hayatını, yaşadıklarını inceleyecek olsa, günlük yaşam içerisinde sayılamayacak kadar çok fikirler ürettiğini ve bunların bir çoğunu da sunduğunu görür.
Fikir sahiplerinin fikirleri, kapsayıcı nitelikte olup, farklı düşündüğünü sanan kişilerin bile fikirlerini içeren özelliktedir. Fikir sahipleri beyinlerini daima birlik ve beraberliğe yönlendirdikleri için, bu alışkanlıkları çok kolaylıkla fikirlerinde de görülür. Ayrıca, fikir sahiplerinin düşünce ve fikirlerinin çevresindekileri rahatlatıcı ve müjdeleyici bir özellik taşıması dikkat çekicidir.
Fikir sahibinin damla damla biriktirmeye çalıştığı bu davranışlarından gaye, damlaların oluşturacağı dalgalarla yayılacak anlayışın, evrensel sevgi ve barışa dönüşmesidir.
17.B) Fikir hamallarının fikirleri ise, çoğunlukla şikayetçi bakış açılarını kanıtlamak veya güçlendirmek amacına yöneliktir. Zan-şüphe-önyargı üçlüsünü başkalarında da canlandırırlarsa kendilerini başarılı sayarlar. Fikirleri incelediğinizde yargılayıcı, tedirgin edici ve ürkütücü bulmanız mümkündür. O fikirleri hayata serpilmiş zorluklar olarak da görebilirsiniz. Bu tür kişilerin yetki ve güçleri de varsa, çevresindekileri bunaltan insanlar olarak dikkatinizi çekerler. Beğenmedikleri hal ve hareketleri de fikirlerinde belirteceklerse, ilgililerin davranışlarının adlarını da kendilerince isimlendirir ve “Dikkatsiz, tembel, beyinsiz, beceriksiz…” gibi hitaplarda bulunurlar.
“Böl ve Yönet” diye bir yönetim tarzıymış gibi hazırlanan minare kılıfı, bu tür fikir hamallarının yanlışlarını, doğru zannederek rahatlamalarını sağlar. Bölmek, fikir hamallarının fikirlerinin özünü, açık veya gizlice oluşturur.
18.A) Fikir sahipleri karşılaştıkları kötülükleri yok etmek için “iyilik” kullanırlar. “Kısasa kısas” hırsına girerek yapmayı planladıklarına haklılık kazandırmayı düşünmez fikir sahibi. Yapılan kötülükleri ve yaptığı iyilikleri unutmaya hazır bir beyni olan fikir sahibi, kendisine yapılan iyilikleri unutmamaya özen gösterir. Fikirlerin çarpıştığı arenalarda kötü fikirleri yok etmeye çalışan, evrensel genel doğrularla uyumlu iyi fikirlerin önlenemez zaferi, aslında akıl-karar-fikir üçlüsünün zaferidir. Saf doğrunun şaşırmaz hakemliğinde kaybeden ise, zan-şüphe-önyargı üçlüsüdür. Kazanan tarafın fikir sahiplerinden oluşan askerlerinin hepsi de rütbesizdir, çünkü doğrunun azı veya çoğu olmaz. Oysa, kaybeden zan-şüphe-önyargı üçlüsünün taraftarları kendi içinde bir korku hiyerarşisi oluşturmuştur.
18.B) Fikir hamalı “kısasa kısas”ı son noktaymış gibi düşünerek kendisine bir hak oluşturup ilk rahatlamasını yapar; gerçek rahatlaması hedefe ulaştıktan sonra olur. Oysa, bu tür rahatlama yolları mutluluk yönetimini alt üst eden davranışlardır.
Fikir hamallarının intikam almadan rahat edemiyor olmaları, onların çevresindekilerce “kindar” tanınmalarına sebep olur. “Kin” duyuyor olmaları ve bu kine göre, yeni zan-şüphe-önyargı üçlüsü oluşturmaları fikir hamallarını ele veren önemli bir ip ucudur.
Mutluluk yönetiminin önemli dinamikleri “akıl-karar-fikir” iken, mutluluğun dinamitleri ise “zan-şüphe-önyargı”dır. Bu dinamikleri güçlendiren ve sürdürülebilir kılan, ama söz konusu dinamitleri de ortamdan uzaklaştıran yöntemleri hayata geçirmek gerekir.
19.A) Fikir sahibinin kararlarını uyguladığı, bir eyleme dönüştürdüğü anlar da önemlidir. Kararların veri tabanını akıl dayanaklarının oluşturması, fikir haline dönüşen kararların sunuluş tarzı ve nihayet, eyleme dönüşen kararın uygulanmasında orta yolun tespiti, mutluluk yönetiminde sürdürülebilirlik koşullarıdır. Evet, fikir sahibi uygulamalarında orta yolu arar ve bulur; aşırı davranmaz. Elbette uygulamaların orta yolları her insana göre değişir. Uygulamadaki orta yol, bir başkasını kopya ile çok başarılı olmaz. Bu sebepten; insanların, başkalarını tanımalarından daha çok önemli olan kendilerini tanıyabilmeleridir. Kendini tanıyan kişi her konuda, her uygulamada kendisinin yapısından kaynaklanan ve aşırı olmayacak eylem tarzını kolaylıkla tespit edebilir. İnsanların, standartlarını yükseltmelerini planladıkları yeteneklerinin eylemlerine ait orta yolları yükseltme çalışmalarıyla, yeni orta yol eylem çizgileri oluşturmaları ise, başarıyı getirir.
Fikir sahipleri insan ilişkilerinde orta yolun, asgari müştereklerde buluşmak olduğunu bilir. Fikir sahipleri için insan ilişkilerinin sürdürülebilirliği mutluluk yönetiminde önemli bir kriterdir. İnsanlardan kopmak, ayrılmak ve birlikte yaşamaz hale gelmek fikir sahiplerine göre büyük bir başarısızlıktır. Mutluluk yönetiminde başarının yansıyan ve izlenebilir derecesi insanlarla olan ilişkilerinizin şeklidir. Evrensel sevgi ve barışı hedefleyenler insanları, herhangi bir sebeple dışlayamazlar. İnsan dışlamak evrenselliği bozar. Fikir sahipleri, içinde yaşadıkları toplumun mutluluğunu en az kendi mutluluğu kadar önemser; bu durum ise, o toplumda farklılıklar oluşturan insanların asgari müştereklerinde saygıyla yaşamalarını gerektirir. Bu asgari müşterekin dairesini genişletme gayretleri, o toplumun insanlarını akıl yolunda buluşmaya yaklaştırır. Çünkü, asgari müşterekler dairesini dar ve zor yapan zan-şüphe-önyargı üçlüsüdür.
Fikir sahipleri, farklı düşünenlerin arasında güven ve huzur ortamının gerçekleştirilmesi gerektiğine inanır. Bu inançlarının yanı sıra, hür iradeyle ve ön yargılardan arınarak verilen kararların kutsallığının kabulü, demokrasi ile yönetişimi vazgeçilmez kılar. Fikir sahiplerine göre yönetim tarzlarının en alt seviyesi demokrasidir. Demokrasinin altında olabilecek bir anlayışı, fikir sahibi alternatif olarak bile gündemine almaz.
19.B) Fikir hamalları ise; düşüncelerinde, kararlarında, fikirlerinde, özellikle uygulamalarında fanatikliğe meyillidir. Bu fanatik bakış açısı onu bölücü yapar. Bu sebepten; fikir hamalı, bir çok konuda “Bizden olanlar ve olmayanlar” diyerek yaklaşım gösterir. Bu tür bölmeyi yapacak ortamı ve cesareti bulamazsa da, zihninden ve gizlice uygulamak üzere mutlaka yapar. Mutluluk yönetiminde insanları başarısız yapacak anahtar kelime “BÖLÜCÜLÜK”tür. İnsanları bölücülüğe götüren, bölücülüğü kolaylaştıran ve bölerek haklı bir iş yaptığını sandıran, fanatik eylem uygulamalarıdır. Fanatik davranış akıl ürünü değildir. Akıl, insana asgari müştereki ve orta yolu buldurur. Oysa fanatik davranış zan-şüphe-önyargı üçlüsünün döngü ürünlerinden birisidir.
Fanatik davranış bu denli tehlikeli sonuçlar doğurmasına karşın, yaşanılan toplumda henüz fanatik davranışı özendirici olaylar yanlış ilan edilmemiştir; tam tersine, fanatikliği teşvik edici bakış açıları yaygındır. Fanatik uygulamalara imkanları çerçevesinde meyilli olan fikir hamallarını, orta yol ve asgari müştereklerde yaşam tatmin etmez. Onların kin duymalarına bahane aramaları asgari müşterek anlaşmalarını bozar.
Zan-şüphe-önyargı üçlüsünün döngü ürünlerinden olan “Fanatik Davranış” biçimi, yanında iki vazgeçilmez olay getirir: Bunlardan birisi “BÖLÜCÜLÜK”; diğeri ise, “ŞİDDET”. Zan-şüphe-önyargı üçlüsünün aslında ulaşmak istediği son nokta budur: “ŞİDDET”. Mutluluk Yönetiminin doğu ile batının ayrı olması gibi ayrı ve uzak olmak istediği ŞİDDET, Zan-şüphe-önyargı üçlüsünün hedefidir. Şiddet ve mutluluk yan yana olamazlar.
Gençlerin fikir sahibi olmalarını teşvik, geleceğin başarısı için ön koşuldur. Ancak, gençler kendilerine fikir sunulan alanlarda özel bir dikkat harcamalıdır. Fikir anlatıldığı yazı, film ve seminer içerisinde “Bizim gibi düşünmeyenler bizden değildir.” yaklaşımı varsa, kesinlikle yanlış yerde olunduğu bilinmelidir. Hatta, orada dünyanın en doğru, en kutsal fikri anlatılıyorsa bile; fikirler doğru olabilir, ama yer ve kişiler yanlıştır. “Bizden değil” diye bölen hiçbir fikir, doğru ve kutsal da değildir. Evrensel sevgi ve barıştan sapan bakış açıları noksandır.
Bölücü bakış açısı, uygulamalarda hak ihlallerine de yol açar. “Kadın” ve “Erkek” bölücülüğü de fikir hamallarının uygulamalarıdır. Kadın haklarındaki ulaşılan noktalar o toplumun medeniyet göstergeleri olarak da değerlendirilebilir. Risk Grubu diye nitelendirdiğimiz “Kadınlar, Çocuklar ve Engelliler”in insan hakları, çok öncelikli ve acil olarak karşımıza çıkar. İnsan hakları kavramı içerisinde, “insan onurunu, saygıyla yaklaşan bir önemseme ve koruma; insanın, sürdürülebilir özelliğe sahip sağlıklı ve dengeli bir yaşama ortamında bulunması ve ona demokrasi kriterlerinin hakim olduğu bir yönetişimle muamele” dikkate alınacak tanımdır. Kadının insan haklarını ele alırken ise, 21. yüzyılda dünyanın geldiği bilimsel anlayış noktasıyla kadınlarımızın şimdi sahip oldukları statüyü kıyaslamalıyız. BM’in yaptığı son araştırmalara göre dünyadaki işlerin 2/3’ünü kadınlar yapıyor, toplam gelirin ancak 1/10’unu kadınlar kazanıyor, toplam özel mülkiyetin ise 1/1000’ine kadınlar sahip ve okur-yazar olmayan nüfusun 2/3’ünü kadınlar oluşturuyor. Günümüzde kadınlara ait yaşanan statüyü biraz da olsa ortaya koyan bu tablonun iyileştirilebilmesi yolunda bana göre, kadınlara erkeklerle eşit olacak haklar kazandırmaya çalışan bakış açısı başarılı olamaz. Özellikle uzun vadede başarı, ancak “KADINLAR LEHİNE POZİTİF AYRIMCILIK” zihniyetini benimsemekle kolaylaşabilir. Pozitif ayrımcılık, kadın hakları söz konusu olunca, fazladan bir şeyler verilmesi gibi anlaşılmamalıdır; böyle anlaşılması işimizi çıkmaza sokar. Pozitif ayrımcılık burada adaleti sağlayabilecek yaklaşım tarzıdır. Adalet ise, birisine “hak ettiğini vermek” olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla kadınlara haklarını verirken, bazı konularda bu haklar erkeklerin elde ettiklerinden fazla gibi görünen şeyler olabilir; ama adalet anlayışı gerektiriyorsa, kadınlara, erkeklere tanınan haklardan fazlası verilebilmelidir. Aslında bu adaletli dağıtımdan sonra statülerde eşitlikten bahsedilebilir. “Adalet”li hak dağıtımı, yerine, önce eşit haklar verilirse, statülerde eşitlik sağlanamayabilir. O halde, önce kadın için olması gereken bir “statü” tanımı yapılmalıdır. Bu statü içerisinde günün koşullarına göre hangi alanlarda ve ne süre ile pozitif ayrımcılık gerekiyorsa, bu saptanabilir. Bu alanlar zaman içerisinde yeniden ele alınmalı ve değerlendirilmelidir. Dünya ülkelerinin günümüzde yaşadığı sorunların çözüm süreçleri içerisinde, kadının toplumdaki yeri ve önemi daha iyi anlaşılmıştır. Yine günümüzde anlaşılmıştır ki; “İnsan Hakları”, “Demokrasi” ve “Çevre Korumacılığı” gibi değerlerle ilgili ülke sorunlarının, öncelikle çözüm yeri aile ortamıdır. Bu evrensel değerleri yaşam biçimine dönüştürebilmek için aile içerisinde de kadının rolü çok önemlidir. Kadının bu rolünü hakkıyla yerine getirebilmesi için, önce o kadına ait hakların önemsenmesi ve yaşanabiliyor olması gerekmektedir. Kadın haklarının korunması yolunda “KADINLAR LEHİNE POZİTİF AYRIMCILIK” anlayışına sahip bakış açısı, bu konunun günümüz için “Olmazsa Olmazı” olup, ön koşul olarak kabul edilmelidir. Kadın Lehine Pozitif Ayrımcılık adaleti sağlar ve sonuç, kadın ve erkek statülerinde eşitlik getirir. Dolayısıyla kadınların bulundukları ortamlara ve giriştikleri aktivitelere uygun olan bir pozitif ayrımcılık gayreti medeniyettir.
20) Fikir sahibi, evrensel genel doğruları ve bu doğrulara ulaşma yollarını mutluluk yönetiminin yolları olarak bilir. “Doğru”ya ulaşmak, “Hakikat”i bulmak ise, ancak fikirlerin demokratik ortamlarda çarpışmasıyla mümkündür. Fikir sahibine göre; “Huzur” ve “Gelişme” için, insanlar düşünmeli ve konuşmalıdır.
Fikir hamalı ise; iktidar olmak için, fikirleri bahane ederek bedenleri çarpıştırır. Fikir hamalına göre; şiddet, doğruya giden yolda kaçınılmazdır. Şiddetin içerisinde bulunduğu yolun köşe taşlarını şimdi sıralayabiliriz: Zan, Şüphe, Önyargı, Fanatik Davranış Tarzı, Bölücü Bakış Açısı, Şiddet. Fikir hamalı yola “zan” ile çıktığı için, yolun “şiddet” ile sonuçlanması kaçınılmaz olur. Fikir sahibinin akıl dayanakları zannı kuşatmış ve ürün veremez hale getirmiştir. Bu sebepten, fikir sahibinin yolunun sonu ancak, hakikate ulaşmak olur.
Fikir sahibinin hakikate olan aşkı, onun farklı fikirleri sevmesine sebep olur. Farklı düşünceler arasında sağlanan güven ve huzur ortamı, bu yüzden şeffaf anlayış ve hukukun üstünlüğü ilkeleri üzerine bina olur. Oysa, fikir hamalı kendisi gibi düşünenlerin arasında güvende olacağını sanır; başka fikirlerden korkusu yüzünden onlara yaşama hakkı tanımaz. Fikir hamalları demokrasiyi “Ancak, benim dediğim gibi olursa …” şartıyla benimserler. Oysa; demokrasi, karşı fikirlerin hürriyetinin de güvencesidir. Fikir sahibi, huzur ve güven için insanların konuşması gerektiğini savunurken; fikir hamalları huzur için, insanların susturulması gerektiğine inanırlar. Susturma saldırısının doğal sonucu yine “şiddet”tir.
Şiddeti zihinlerden silecek en önemli ve birbiriyle ilişkili dört davranış biçimi,
1)“FİKİR SAHİBİ OLMAK”
2) “FİKİR ÇARPIŞTIRMASINI NEZAKET ÇERÇEVESİNDE ÖĞRENMEK’’
3)“UZLAŞILABİLEN BİR ORTAK NOKTADA BULUŞABİLMEK” ve
4) “UZLAŞILAN NOKTAYI TOPLUMDA YAŞANABİLİR KILMAK” tır.
Fikir sahibi olmak çok önemli, ama yetmez; fikir çarpıştırmasını da öğrenmelidir. Çünkü, fikir çarpıştıramayanlar ya bedenlerini çarpıştırır ya da kendisini uyuşturacak bir yol bulur, en kötüsü hem uyuşur hem de bedenleri çarpıştırırlar. Bir meseleyi “DİLİ” ile çözemeyen “ELİ” ile çözmeye yönelir. Bu yüzden, sorunların “DİL” ile çözüm ortamları, yöntemleri ve fırsatları demokrasinin çok önemli unsurları olarak karşımıza çıkar. Böylece demokrasinin yaşanabilir olduğu ortamlarda şiddet ve baskıcı davranışlar, utanılacak haller sınıfına girer.
Fikirlerin çarpıştırılması yoluyla doğruya ulaşan fikir sahipleri, sonucu “Hakikat Kazandı” diye tanımlarken, bedenlerin çarpıştırılması yöntemini benimseyen fikir hamalları zaferlerini “Bizimkiler Kazandı” diyerek tanımlarlar. “Hakikat Kazandı” diyebilmek için kişinin elini vicdanına götürmesi gerekirken; “Bizimkiler Kazandı” tanımına ulaşabilmek için ise, kişinin eli cüzdanına gider. Yöntemi “Bedenleri Çarpıştırmak” olanların birilerini kullanıyor olmaları kaçınılmazdır. Ancak; bilinmelidir ki, fikir hamalları da kullanılırlar.
Fikir sahipleri bulundukları ortamı, ateş gibi yakıcı sıkıntılar arasında gül bahçesine çevirirler. İnsanlar, fikir sahibinin mutluluk enerjisi ile ferahlarlar. Oysa, fikir hamalları ateşe dokunmak istemeyenlerin maşası olarak sürekli ateştedirler.

Yılmaz DÜNDAR  Mutluluk Yönetimi

Genel kategorisine gönderildi | Akademik Hayat, bir bakıma hem kendin hem de çevren için “mutluluk” arayışı ve inşaasıdır. için yorumlar kapalı

Hoşgeldiniz

Günlük yaşantı içerisindeki tartışmaların, anlaşmazlıkların, sizi üzen olayların, özellikle sevdiğiniz kişilerin tanınmaz yanlarını, bunların sebeplerini araştırmışsınızdır. Bütün bu araştırmalara rağmen bir çözüm bulamamış olabilirsiniz. Oysa sebepler çok farklı, sayıları da çok çeşitli değil! Temelde “iki ana sebep” var. Bu iki ana sebebi analiz ettiğinizde ömür boyu tartışmalara ve mutsuzluklara son vereceksiniz.

Bu iki ana sebebi “iki ana karakter” gibi ortaya koymak mümkündür. Çünkü bu iki ana sebep özellikle fikirlere dayanır. Anlaşmazlıkları ve tartışmaları incelediğinizde farklı olanın fikirler olduğunu, ortada bir fikir çarpışması olduğunu veya “fikirlerin sunuş tarzlarının” hoşa gitmediğini göreceksiniz!

Zaman zaman size çok doğru fikirler sunulduğu halde, çok doğru şeyler söylendiği halde onların söyleniş biçimi, sunuluş biçimi sizi o kadar rahatsız eder ki o fikirlerdeki “güzellikleri” göremezsiniz. O “sunuş biçimi” size çok “önemli bir perde” olur. İşte bu açıdan baktığımızda bazen şu atasözü de aklımıza gelebilir. “İnsanlar bazı topluluklarda kıyafetleriyle karşılanırlar, ama uğurlandıklarında fikirleriyle uğurlanırlar.”

Yarışmalarında veya buna benzer tartışmalarda tanıdığınız bir çok ünlüyü siz kıyafetleri, yaşam biçimleri [özellikle medyaya yansıyan yaşam biçimleri] yüzünden seversiniz, onlar sizin gözünüzde çok üst noktalardadırlar ama onları o yarışma, açık oturum, toplantı gibi şeylerde veya basit bir konuda yapılan açıklamalarda izlediğinizde, onların “konuşma tarzları, fikirlerini sunuş tarzları, bakış açısı” bir anda sizin gözünüzde onların yerini çok aşağılara kadar düşürür. Çünkü: Başlangıçtaki kabulünüz onların kıyafetleriyle ve medyadaki yaşam biçimleriyle ilgiliyken, fikirlerine rastladığınızda onları uğurlamanız tamamen farklı olur!

Temeldeki fikirlere dayalı bu “İKİ ANA KARAKTER”i iyi irdeleyebilmek, iyi inceleyebilmek, özellikle de göz önüne çok açık net serebilmek için iki karakteri şöyle tanımlayabiliriz: Bu karakterlerden birisine “FİKİR SAHİBİ” diyelim. Bunlar beyinlerini kullanabilen, beyinlerini ön plana çıkarabilen, beyinlerini önemseyen beyinlerini geliştirmeyi hedef edinmiş kişiler olsun. Bir de “FİKİR HAMALLARI” vardır: Fikir Hamalları, aslında “sırtına birçok kitap yüklenmiş taşıyıcılara” benzerler. O kitaplardan haberi olamayan, zaman zaman kitabın sayfalarını gösteren ama kitabı sindirmemiş, okuyamamış, kavramamış taşıyıcılar gibidir. Veya çok güzel fikirler ve çok fazla sayıda bilgi bulunmasına rağmen, CDler gibidir. O CDlerde, insanlarda bulmanız gereken özellikleri göremez bulamazsınız. Ama insanlarda bulamayacağınız kadar fikre bilgiye rastlayabilirsiniz! İşte bu iki ana karakteri yaşam içerisindeki davranış biçimleriyle incelediğimizde göreceğiz ki; mutsuzlukların temelinde ana karakter olarak bu olgular var.

Bir akademisyene yakışan kesinlikle fikir sahibi karakterde olmaktır. Ama Fikir Sahibinin en belirgin özelliği nedir?

Beynini önemseyen, beynini ön plana çıkarmaya çalışan, beyin özellikleriyle gözükmeyi hedefleyen Fikir Sahibinin en büyük özelliklerinden birisi, doğruyu; evrensel doğruyu çabuk tanıması, bilmesi ve kabul etmesidir. Çünkü o, doğruyu hayatında tanımlamıştır ve o doğruyu “evrensel bilgiler” üzerine oturtmuştur. “Evrensel bilgiler” nedir? Evrende işleyen ilmi kurallardır. Bu kapsamda, fikir sahibi dünyanın bilimsel ve teknolojik olarak geldiği noktalara uygun bilgilerden yararlanarak o bilgiler ışığında doğruyu tanımlamıştır, hakikati ortaya koymuştur. İşte, bu tanımladığı doğruya uyan fikirlerle karşılaşınca onları çabuk tanır. Bu yüzden yanlışlarını da çabuk fark eder ve bulur, zorlanmadan da düzeltir. İşte bir kişinin yanlışını, yanlış yaptığı bir şeyi fark etmesi ve bunu kolay fark etmesi çok önemli bir özelliktir. Fark ettikten sonra da zorlanmadan çabuk düzeltmesi, düzeltmek için gayret sarf etmesi, hatta yanlışını düzeltmekten ve yeni doğruları uygulamaktan mutlu olması Fikir Sahibinin önemli özelliklerindendir.

Buna zıt karakterin adı fikir hamalıdır. Fikir Hamalıyla karşılaştırdığımız zaman bu özellikler daha net görülecektir. Bu özelliğin karşılığı olarak Fikir Hamalına baktığımızda; Fikir Hamalı öyle evrensel verilere bilgilere dayanan doğruları tanımlama yerine daha fazla kendisini doğru zanneder! Bu yüzden de sürekli “haklı” olduğuna inanır. Kendisini “doğru” zanneden bu yapısı yüzünden de yanlışlarını kolay kolay göremez, fark edemez. Bir başka şahıs Fikir Hamalına onun yanlışlarını kolay fark ettiremez; çok uğraşmanız gerekir. Zaman zaman da mümkün olmadığını görürsünüz! Zor fark ettiği için de yanlışlarını düzeltmekte çok zorlanır, çoğu kere de böyle bir başarıyı gösteremez!

Şimdi soruyorum: İlimle, bilimsel bir atmosferle yaşayanlara hangisi yakışır?

Kaynak:

Yılmaz Dündar, Söyleşiler.

Genel kategorisine gönderildi | 1.297 Yorum